Yazı yazmamamın yanında film de izlemiyorum. Tembel olduk çıktım. Aslında tembellikten değil okuyucu. Sosyalleşmekten, film yerine dizi izlemekten dolayı böyle oluyor. Film izlemeye ayırdığım zamanı dizi izlemeye, bazı geceler ise Çükündürük’e ayırıyorum. Yazılacak bir yazı oldu mu yazmaya devam ediyorum tabii ki. Aslında taslaklarda bekleyen güzel konular var da şu aralar uzun yazılar yazma isteğim yok. O yüzden sık biraz dişini. Eylül’de Ankara’ya gideyim orada açılırım. En azından öyle umuyorum.
Die Welle (The Wave)
Genellikle Amerikan sinemasını takip ediyorum. Fakat Amerikalılar rahat yaşadıklarından dolayı pek çoğunun söyleyecek sözleri yok. Vermek istedikleri mesajlar basit kalıyor. Fakat pek çok ülke halkının aslında kafası karışık. Buna bence biz de dahiliz. Milletlerinin geçmişlerindeki sıkıntılar hala tam olarak çözülemediyse dünyanın neresinde olursa olsun benzer kafa karışıklıkları oluşabiliyor. Bu milletlerin gerek edebiyatları gerek sinemaları vermek istedikleri mesaj açısından vurucu olabiliyor. Bizdeki siyasi olarak aktif dönem filmleri de bizim kafa karışıklığımızın yansımaları. Die Welle de Almanların halen Nazi geçmişiyleriyle ilgili sorunlarının olmasının sonucu. Baskıcı yönetimin anlatıldığı bir ders farklı öğretim teknikleri yüzünden kontrolden çıkıyor. İlk derslerde Almanya’da bir da Faşist bir dönem gelemeyeceğini söyleyen öğrenciler farkında bile olmadan akıma kapılıyorlar. Film güzel, işleniş hoş. Mutlaka izlenmeli diyorum. Bununla aynı olmasa da yine Faşizm ile ilgili olan American History X filmi de izlenebilir.
Night at the Museum: Battle of the Smithsonian
Night at the Museum (bundan sonra bu yazıda NM olarak kısaltılacak haberiniz olsun) çıkmadan önce büyük duyurular yapıldı mı bilmiyorum. En azından ben filmi beklemiyordum. Sıradan bir filmdir diye izledim ama beklediğimden daha iyi çıktı. Biri beni bu konuda bilgilendirirse sevinirim. Film sektöründe genellikle gördüğümüz şey tekrarlandı ve devam filmi çekildi. Senaryo dertleri olmayınca kolay oluyor tabii. Bu sefer ilk filmden çok daha fazla özel efekt kullanılmış. Açıkçası ilk filmi tam hatırlamıyorum ama ilk filmden daha komik olduğunu düşünüyorum. Senaryo olarak yine çok bir olayı olmasa da bu sefer Smithsonian’da geçmesi filmi kurtarıyor. Smithsonian, Washington’da bulunan dünyanın en büyük müzesi. Özellikle havacılık kısımları oldukça geniş. Filmi izlerseniz göreceksiniz. Uzay bölümünü görmek istiyorum. Kişisel zevklerim yüzünden film daha ilginç geldi tabii. Hatta filmden çok Smithsonian ile ilgilendim diyebilirim. Film eğlenceli. İzlenebilirliği yüksek. Mutlaka izlenmeli diyemeyeceğim yine. İlk filmi beğenenler bunu da izlesinler ama.
A Hard Days Night
Çok popüler olmasına rağmen pek çok Beatles hayranı Beatles filmlerini bilmez. 4 Beatles filminden ilkidir. Albümlerle aynı adları taşıyan filmlerde aynı isimli albümün tamamı çalınır. A Hard Days Night, Beatles’ın erken dönem albümlerinden. Müzik olarak çok daha keyifli. Film de işleniş bakımından oldukça eğlenceli. Grubun elemanları kamera için uygun olmak dışında rol yapmıyorlar. Gençlik dönemlerinde olduklarından sürekli bir macera peşindeler. Filmin belirli bir başlangıç veya sonuç noktası yok. Sadece bir aralığı gösteriyor gibi. Beatles’ın yanında profesyonel oyuncular var tabii ki. Beatles severlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Beatles ile pek ilgisi olmayanları da eğlendirebilecek bir film. Onları Beatles dinleme yolunda ilerlemeye sevk edebilir. Beatles seviyorsanız mutlaka izleyin.
Pokemon: The First Movie & Pokemon The Movie 2000
Resim bile koymuyorum. Kısaca değinip geçeceğim. Sırf adetten yazıyorum bunları da. Yoksa öyle durup dururken izlenecek filmler değil. Pokemon’u yeniden izlemeye başladım. Sezon başına bir film düşüyor. E ben de iki sezon izlediğime göre ilk iki filmi izledim. Pokemon filmleri, dizinin bölümlerinden yaklaşık 3.5 kat daha uzun oluyor. Ayrıca kalite ve derinlik bakımından da çok daha etkileyici oluyor. İlk filmde Mew ve Mewtwo’nun çarpışması var. İkinci filmde ise dünyanın dengesini koruyan efsanevi pokemonları kurtarma çabası var. İki filmde de yeni pokemonlar var. Çocuklara seyrettirilebilir. Eğer siz de pokemon seviyorsanız izleyebilirsiniz. Pokemon’un bölümlerini ise http://pokemonepisode.org adresinde izleyebilirsiniz. Tüm bölümler İngilizce olarak bulunuyor.
90′larda büyüyen nesillerin aklına gelecek şeylerin pek çok bugün o kadar dandik gözüküyor ki! O günlerrde dinlenen pop müzik bahsettiğimin en iyi örneği. Gerek saç modelleri gerekse müziksel açılımlar gerçekten çok kötü. O yıllar modaymış demek ki (modadan anlasaydım eşcinsel olurdum!). Burak Kut diyorum başka bir şey demiyorum. Fakat o yıllardan mutluluk ve memnuniyetle hatırladığım şeyler de var. Çocukluğumu 90′larda yaşadığımdan dolayı aklımda kalan şeyler hep bizden önceki nesillere ait. Şirinler, Tom&Jerry, Bugs Bunny… Fakat bizim nesile ait olan bir efsane var. Pokémon! Pokémon’a o çocuk yıllarımda ayırabildiğim tüm kaynakları sarfetmiştim. Oyun kartları, oyunlar, filmler, diziler… O yıllarda diziyi televizyonda izliyorduk. Oyunlar da gameboy için ve siyah-beyaz (ve 150 Pokémon var. Bu konuda oldukça fanatiğim. Yenilerine alışamadım. Şu
sıralar renkli Gameboy oyununu oynadığımdan yeni iblisleri görüyorum. Sanırım yavaş yavaş alışıyorum da. Fakat bu benim fanatizmimi zerre azaltmıyor. Yeni Pokémonları beğenmeme nedenlerim ise belli. İsimlerinin dandik olması, çizimlerinin bana itici gelmesi. Bu iki neden yüzünden alışamadım. Fakat güçleri daha iyi dağıtılmış). Hatırladığım kadarıyla bilgisayarım için bir Gameboy emülatörü bulmuştum. Pokémon Red ve Blue vardı. Tüm gün o siyah-beyaz oyunu oynuyordum. Oldukça ilerlemişim fakat yeterli İngilizcem olmadığından bir yerde takılmışım. O yaz Alanya’da Erol diye bir çocuk vardı. Elinde Gameboy vardı, Pokémon oyununu oynuyordu. Sanırım annesi Türk babası İngilizdi. Çocuk İngilizce konuşuyordu. O sınırlı İngilizcem ile derdimi anlatmaya çalışmıştım. Hatta büyüklerden yardım da almıştım fakat istediğim cevabı alamamıştım. Sanırım bu anım benim İngilizcemin bu hallere gelişmesinde katkısı var. Şimdi olsa çatır çatır sorarım yani
yayınlandı. Hala Digiturk’te yayınlanıyor da eskiden atv veriyordu yanlış hatırlamıyorsam. Onlar da 1 veya 2 sene yayınladılar. Kaç sene yayınlandığını tam bilemediğim için net bir şey diyemeyeceğim ama bir yıl sabahçı bir yıl öğlenci oluyorduk sanırım o yıllarda. Kadri Suyabakan yeni yapılıyordu. Öğlenciyken eve hemen varmak gerek yoksa izlenemiyor. Çok bölüm kaçırdım o yüzden. Yolda oyalanırken çok zaman kaybederdik. Daha sonra da ne oldu hatırlamıyorum ama bir şekilde bıraktım veya bitirildi. Dediğim gibi tam net hatırlamıyorum.