İnternetten Biriyle Tanışmak

hakkimda beyn1 İnternetten Biriyle TanışmakDün hayatımda bir ilk oldu. Tanımadığım, internetten bildiğim biriyle tanıştım. Benim için ilginç bir deneyim oldu diyebilirim. Bu başlangıcın çığ gibi büyüyüp kontrolden çıkacağına ve sonradan bazı kötü şeylere yol açacağını da şimdiden hissediyorum. Fakat pek çok kazanç için bazı fedakarlıklarda bulunmak çok tuzlu bir ücret gibi gelmiyor. Kendim gibi aktif bir şeyler üreten, teknolojiyi takip eden kısacası kafa insanlarla tanışmak, muhabbet etmek her zaman iyidir (hatta candır, kandır ve cankandır (bu espriyi herkes anlamıyor)).

Bursa’dan Kastamonu’ya dönerken arada Ankara’ya uğrayıp kısa bir mola verdim. Toplamda iki günlük bir duraktı. 23′ünün akşamı gelip 25′inin sabahında ayrıldım. Toplamda 2 güne falan denk geliyor. Efektif olarak bir gün Ankara’daydım diyebilirim. 24′ünde buluşma planı yaptığım 3-4 kişi vardı. Kastamonulu olup görüşmeyi planladıklarımla görüşemedim. Okuldan Boran’la buluştuk. O vize işleriyle uğraşıyordu. 10′a kadar beraberdik. Oturduk, konuştuk. Friendfeed’den daha önce de geleceğimi haber vermiştim. Bu sefer tam olarak 24′ünde buluşmak istediğimi, içebileceğimi kısa ve açık bir dille anlattım. O günün daha erken saatlerinde içkisiz ortamlarda buluşmak isteyenler oldu. Ben başka planlarımı ve gidilecek olan mekanı da göz önüne alarak gece buluşmayı yeğledim.

hakkimda İnternetten Biriyle TanışmakDaha önce de ilginç konuşmalarımızın olduğu, Eskişehir yolunda tanışmamız gerekn fakat teknik aksaklıklar yüzünden tanışamadığım Barış Ünver ile buluştum. Barış, Beyn’in beyni (biliyorum çok saçma bir cümle oldu). Beyn’de adam her gününü özetliyor. Arada ilgi çekici şeyler paylaşıyor, siyasi görüşlerini de yansıtıyor. Takibi, okuması eğlenceli, ortamı güzel bir blog. Barış’la tanıştıktan sonra aslında blogunun da biraz kendisi gibi olduğunu anladım. 1 saat kadar konuşabildik. Umarım daha sonra daha uzun süren konuşmalarımız da olur. Fakat bu kısa sürede belki de daha önceden tartışmışlığın, konuşmuşluğun verdiği bir tanıdıklıkla samimi bir sohbetimiz oldu. Ben tanımadığım insanlara genelde soğuk davrandığım halde Barış’ı daha önce tanıyormuş gibi hissettim. Açıkçası hayatıyla ilgili birçok şeyi biliyorum. Başka buluşmalardan da güvenilebilir biri olduğu anlamını çıkarttım. Zaten kendisiyle tanışınca da öyle olduğunu gördüm.

İnternetten biriyle tanışacak olanlar için birkaç önerim olacak. Öncelikle organizasyon en önemli şey. Biz başta yakınında gürültülü çalışma olan bir yere gittik. Sesimizi zor duyurduk. Ayrıca bir iletişim aracıyla birbirinize ulaşabiliyor olmanız da oldukça önemli. Benim telefon numaram onda vardı ama ben onunkini istemeyi unuttum. Bu yüzden daha önce buluşabilecekken gecikmeler oldu. Bu bahsettiklerimi hallederseniz, tanışmadığınız bir insanla görüşmeniz kolay. Görüşünü de biliyorsanız daha da kolay. Fakat bu şekilde kız kaldırma vs. gibi olaylara girişmemenizi öneririm.

Blog Yazmak

blogging margo 300x213 Blog Yazmak5 Temmuz’da yine bu konuda Her Gün Biri’nde yazacağım. Hatta yazıyı yazdım o günü bekliyor. Marro.ws’ta bekletiyorum. Orada yazdığım içerik daha genelken burada yine aynı konuyu farklı bir açıdan ele alacağım. Biraz daha kişisel, biraz daha eleştirel belki biraz daha yapıcı. Bilemiyorum. Yazıyı okuduktan sonra (eğer okursanız tabii) buna siz karar verebilirsiniz, vereceksinizdir de.

Bloglar için ortalıkta duran günlükler demek yanlış olur. Bu fikirle yola çıkmış olabilirler ancak bloglar günlük noktasını çoktan geçtiler. Artık bazı şeylere yön verecek hale geldiler (ayrıca kim günlüğüne başka birisi okuyacakmış gibi yazıyor? vardır mutlaka öyle yazan birileri ancak istisna bence). Bu işten para kazanan bile var. Uç örnekler olsa da aslında pek çok blog kişisel amaçlı yazılıyor (bkz. burası). Bu kişisellik içinde açık saçık yazan da, kendi tarikatına öğütler verenblogging2 300x249 Blog Yazmak (bunu görmedim) var. Kendileri içerik üretmeyip hazıra konanlar da var. Örneğin adam buradaki yazıları otomatik olarak kendi bloguna koyuyor. İçerik hırsızlığı, konumuz bu değil. Bu kadar içerik üretiliyor, bunun doğal olarak bir tüketicisi var.

Eski çağlarda halkın büyük bir çoğunluğu tarımla uğraşıyordu. Yani bir yerden bir şekilde sülalelerimizde çiftçilik var. O zamanlar bu çiftçinin konuşma hakkı yok. Konuşsa bile kimse duymuyor. Belki de böyle olması daha iyi. Her kafadan bir ses çıkmasına gerek yok. Zaten yönetime de katılmıyor. İşine baksın. Fakat bugün herkesin sesi çıkıyor. Sesi çıkmaması gerekenlerin en yüksek çıkıyor belki de. Tabii demokrasi bunu gerektiriyor. Bu yüzden diyeceğim bir şey yok. Herkes kafasına göre takılsın.

Bir blogu takip eden kitle de çok önemli. Önceden teknoloji yazdığım için hala o amaçla gelenler olsa da kişisel bir hale geçince tanıdıklarımın ilgisi de arttı. Ailemden ve çevremden gelen destekler bu maceramda başarılı olmasam bile yazmaya devam etmemi sağlayacak. Aynı durum diğer blog yazarları için de geçerli. Onlara da destek verdikçe onlar da yazacak, çok sesli bir ortam oluşacak. Herkesin fikrini belirtebilmesi güzel. Ayrıca istemediğiniz içerikleri de görmek zorunda değilsiniz. Takip etmezsiniz olur biter. Böylece herkes kendi ortamında rahatça yaşar gider. Bizim ülkemiz de böyle olmalı. Umarım olacak ama daha pişmemiş lazım.

i love blogging 787805 Blog YazmakYazının başında da dediğim gibi 5 Temmuz’da yayınlanacak olan yazımda yazı yazma tekniklerimden bahsedeceğim. Burada da kısaca bahsedeceğim. Hatta ilham kaynaklarımı da açıklayacağım, evet. Öncelikle bu yazıların yaratılış aşamasını düzgün olarak vereyim. Yazacağım bir yazının içeriği konusunda bir fikrim olur. “Bu konuda yazı yazabilirim”, “Daha önce yazmadım” diye düşünürüm. Buradan yola çıkaran yazacağım yazının başlığını bulurum. Tüm yazılarımı önce başlık atarak yazarım. Başlığa göre yazıyı yazmaya başlar, gerekirse başlığı değiştiririm. Bu yazı ve başlık fikirleri nedense ben duştayken aklıma geliyor. En iyi materyalleri orada çıkarıyorum. Mesela yazacağım 4-5 konu başlığını belirledim. Çok yakında onları da yazmaya başlayacağım.

Yazılarımı genellikle tek oturuşta yazmam. Bilgisayarı, yazı kısmı kapatır, biraz gezer sonra tekrar yazmaya devam ederim. Belirli bir düzenim yok bu konuda. Bazen yazı yazmak sıkıcı olabiliyor. Böyle yaparak belki de kendimi yazmaktan soğutmuyorum (soğurmuyum yahu! seviyorum yazmayı. sizleri de). Bakınız bu yazı bile neredeyse 500 kelime olmuş. Artık bitirmek gerekir. Her Gün Biri’nde yazım yayınlandıktan sonra buradan bağlantı veririm. Böylece blog yazımı ve nasıl yazdığım konusunda daha fazla fikir edinebilirsiniz.

Çocuk Sevmiyormuşum Ben

ht shock 060727 ssv 272x300 Çocuk Sevmiyormuşum BenBen kendimi senelerce aile babası olacak adam olarak gördüm. Yanılmış olabilirim. Aile babası adamın çocukları olur, çocuklarıyla vakit geçirir. Benimse bugünlerde çocuklara hiç sabrım yok. Neden bilmiyorum ama irdeleyeceğim. Birkaç fikrim var. Tek bir ricam var yazıdaki çocuk resimlerine bakıp şevkat göstermemeniz. Bu yazıyı yazdığım ruh hali, böyle bir hareketi kaldıramaz. Yine sinirlendim şimdi. Derin nefes alıp sakinleşmeye çalışıyorum.

Bursa’da akrabalarımda kalıyorum iki haftadır. Günlük aktivitelerim havuza girmek ve bilgisayar başında oturmaktan ibaret. Siteden dışarı çıkmıyorum. Şehir merkezine gitmem lazım ama hala üşeniyorum. Burada akranım olmayınca tabii ya yalnız geziyorum, ya da ailemle birlikte. Eh ikisi de pek iç açıçı değil. Kafa dengi bir arkadaşla takılmayı tercih ederim. Fakat dediğim gibi tanıdığım kimse yok. Friendfeed’den de sonuç alamadım. İsteyerek veya istemeyerek kafa dinliyorum. Bundan da çok memnunum. Sakin, az hareketli ortamlar iyi geliyor. Zaten uzun yıllar böyle yerlerde yaşadım. Artık bir alışkanlık haline gelmiş. Farkında olmadan arıyorum sakinliği. Belki de olgunlaşıyorum. Adı ne olursa olsun bir şeyler oluyor.

212 Çocuk Sevmiyormuşum Ben

İşte bu ortamda küçük yeğenime nedense tahammül edememeye başladım. Tatilin uzaması buna neden oluyor olabilir. Daha çok kafamı takıp büyütüyorum sanırım. Fakat şu ergenliğe girmemiş robotik çocuk sesi gerçekten iğrenç. Bir de yüksek ses olunca iyice rahatsız edici oluyor. Büyük yeğenim ise gençliğe yeni adım atıyor. Tüm gün aynı şarkıyı tekrar tekrar dinliyor. Bana “Ben de ergenliğimde böyle miydim acaba?” dedirtiyor. Merak ediyorum gerçekten. Yok ben 3-4 şarkıyı tekrar tekrar dinlemiyordum. Hatta bunun rahatsız edici bir şey olduğunu bugünkü Beraber ve Solo Sohbetlerden (artık modern sabahlar kesmiyor) biliyorum. Artık bir genç gibi de düşünemiyorum sanırım. Sorumluluklarımın artmasıyla beraber ufak bir ebeveyn gibi düşünmeye  başladım. Sanırım yavaş yavaş çocuk babası olacak mentaliteye doğru yaklaşıyorum. Mesela bu büyük yeğenimi bir “kaykay” merakı sarmış durumda. Benim onun yaşlarındayken aldırdığım (1-2 kere kullandığım) kaykayımı babam kargolayacak. Hareket yapacakmış hanımefendi! Hadi ben Tony Hawk’ın oyunlarını oynayıp öyle şeylere özeniyordum. Neyse bir hevestir geçer. Anlatmaya çalışıyorum bunu ama yok inadına anlamıyor. Ben de acaba aileme böyle mi yaptım? Sanırım yaptım. Öğreniyorum bakınız.

Çocukların şımarıklıklarına da katlanamıyorum. Küçük yeğen (sanıyorum yaşı gereği) saçma sapan hareket ediyor. Fazla konuşuluyor, tüm gün çizgifilm izleniyor, yapma denilen şeyler yapılıyor. Konuşmayı yeni öğrenen çocuklar gibi de konuştuğu oluyor, salakça mimikleri de. “Kendi çocuğun oldu mu katlanırsın” diyorlar. Doğrudur, hormonlar ve daha ebeveynsel düşünceler böyle şeyleri sınırlayacaktır. O günler geldiğinde de burada yazıyor olmak istiyorum. Tabii ölmezsem veya teknolojik bir atılım falan olmazsa. Sanırım bu yazılar yıllar sonra ilginç gelecek bana.

Türkiye'de Futbol Sevmemek

fsnnn milli takim 300x225 Türkiye'de Futbol SevmemekTürkiye’de futbol bir zorunluluk haline gelmiş. Sanırım siyasi bunalım zamanlarında insanlar futbola yönelip kafa dağıtmak istemiş. Bu ve birkaç nedenden daha dolayı (İstanbul’da yatılı okuyanların maç maceraları) orta yaş ve üstü kitle futbolla ilgilenince doğal olarak ailenin tümüne sıçrıyor bu ilgi. Pek çok kişinin futbola olan ilgisinin aile kaynaklı olduğunu düşünüyorum, evet. Tabii istisnalar da var. Futbol seven ailenin sevmeyen çocuğu, sevmeyen ailenin fanatik çocuğu… Oğlu diyecektim ama yaptığım yanlışı anladım hemen.

Bugüne kadar bildiğim herkesin futbol hakkında söyleyebileceği en azından 2-3 cümle vardı. Sıfır noktası olarak kendimi görüyordum. Fakat yeni bir sıfır noktam var artık. Modern Sabahlar‘dan Ege Kayacan. Kendisinin iznini ve desteğini aldım. Yanlış hatırlamıyorsam 5 futbolculuk yeri vardı kendisinin. Yeni birini öğrendi mi eskisini siliyordu. Benim de futbol hafızam buna yakın. Galatasaray’ın efsane kadrosundan sonrasını pek bilmem. Bu sene “Milan Baros bizdeymiş!” diye (hemde ligin ortasında) farkeden bir insanım. Doğal olarak futbol oynama konusunda da iyi değilim. Oysa çocukken top falan da oynardım yani. Hep sektirememekten oldu bunlar. Topu 3′den fazla sektiremiyorsan futbol oynamayacaksın! futbol1 300x259 Türkiye'de Futbol Sevmemek

Bizim nesil lunaparklarda kaleciye gol atma olayını da görmemiş bir nesil. En azından ben görmedim. Boş kaleye de zor atarım zaten. Kaleciye gerek yok. Fakat ne hikmetse japon kalede orta sahadan geri geri çok iyi penaltı atarım. Belki de futbol oynarken yapmak istediklerimin tersini yaparsam daha başarılı olurum. Konu saptı biraz toparlayayım.

Türkiye’de futbol diyorduk. Futbol sadece bir spor dalı olsa da ülkemizde en birinci spor dalıdır. Gazetelerde, haberlerde spor sayfası denilince futbol akla gelir. Futbol gazeteleri vardır. Dergi konusunda diğer sporlar da şanslı. Fakat yine futbol kadar değil. Aslında bu bahsettiklerim pek çok Avrupa ülkesinde de geçerli (belki biraz da onların sömürgelerinde). Artık savaşamadığımız için kendimizi futbola vermişiz. Mantıklı aslında değil mi? Bizim gibi savaşçı bir millet nasıl böyle sakin oturuyor? Televizyonda maç izliyoruz çünkü. Televizyon izlemesem de, karşı da olsam aslında televizyon barışın güvencesi gibi bir şey. İran’da neden isyan var? Televizyonlar kapalı. Açın televizyonları millet eski haline dönsün.

BayanFutbol 300x206 Türkiye'de Futbol SevmemekFutbol oynayamıyorsanız çok sorunla karşılaşacaksınız demektir. Arkadaş çevresiyle maç izlemeye gidilir, siz sıkılırsınız (transfer piyasasını takip ettiğimden gelecek sezonda güzel güzel maçlarımı izleyebilecek halde olacağım). Nedense bayanların da futbol düşkünü erkeklerin Alpha Male olduklarını düşünüyorlarmış gibi geliyor. Sormak lazım. Bu akşam bir öğreneyim. Maç izlemenin yanısıra halı saha maçları yapılır. 20 kişisinizdir herkes size bakar. Olmaz. Bir de hırs yapanlar varsa iyice keyfiniz kaçabilir. Bildiğim kadarıyla şirket içi ve şirketler arası maçlar da düzenleniyor (meclis bile düzenliyor ne şirketi). E bunlarda en üst kademede olan adam santrafor olacak. Siz kötü oynuyorsanız ya hiç çağırılmayacaksınız ya da pasif oynatılacaksınız (göbek olduğunu varsaydım).

Yarın hemen futbol kursuna yazılıyorum ben. Ankara Spor’un tesisleri güzel. 5-6 yaşındaki çocuklarla beraber öğreneyim. Baskı ve şiddetle en birinci olarak mezun olurum. Bayanlar için kurslar varsa ona da yazılabilirim. Farklı açılımlarda da bulunurum böylece. İş işten geçmeden yapayım bunu. Evet, evet.

Kısa Film

DSC01035 300x168 Kısa FilmLise sondayken okulda kısa film yarışması düzenlenmişti. Okulun kamerasını alıp kullanıyorduk. Kendi kameram yoktu. Bizden başka film çeken bir grup daha vardı. Çekim saatlerimizin kesişmemesi gerekiyordu. Tabii bu da bazı özgürlükleri kısıtlıyordu. Toplamda 5 oyuncuyduk ama saatler tutmuyordu. Öğlen araları çekim yapıyorduk genellikle. 30 lira bütçeyle gittik güneş gözlükleri aldık. Oceans serisine devam çekeceğiz güya. Hiç Ocean isminin Danny Ocean’dan geldiğini düşünmeyerek Kastamonu’nun ortasından geçen Karaçomak deresini düşündüm (boklu dere olarak bilinir. Bokludur, deredir). Oceans 13′ten sonra 14 geleceği için isim Karaçomak 14 oldu. Yine bu rakamın oyuncu sayısıyla alakalı olduğu aklıma gelmedi. Oysa Karaçomak 5 falan düzgün olurmuş. E o zamanlar şimdiki gibi değildim. Baskı altında yaşıyordum diyebilirim. Her neyse. Film senaryosu falan netleşti. Okuldaki en kafa hocayla da anlaştık filmde rol verdik. Bu bana öne geçmemiz için faydalı olur gibi geldi. Fakat diğer ekip 3-4 hocaya rol verince bir anlamı kalmadı. Olsun, hocam oldukça profesyonel oynadı. Belki de biz hocanın oynadığını söylemeseydik onlar da diğer hocaları oynatmayabilirdi.

Çekebildiğim kadar içerik çekmeye çalıştım. Oyunculuk sorunlarımız oldu. Elimizden geldiğince çözmeye çalıştık. Senaryonun boşluklarını saçma sapan doldurduk. 10 dakikalık video için 2-3 saatlik çekim yapmıştık diye hatırlıyorum. Çekimleri tamamladığımızı düşündükten sonra ben montaj işlemlerine başladım. Adobe Premier kullanmayı öğrendim. Çok faydalı oldu. Oceans 13 filminin soundtrackinden pek çok parçayı kısa filme yedirdim. Ses efektleri bulmak pek zormuş. Bulabildiğim kadarından uygun olanları kullandım. Montaj kısmı beni en çok eğlendiren kısım oldu. Fazla zaman ayıramıyordum ama eğleniyordum.

Kırpmalarla 10 dakikalık bir film oluştu. Senaryoda boşluklar vardı. Çekim hataları vardı. Farklı gün çekim yapıldığı çok kolay anlaşılabiliyor (farklı kıyafetler, saçlar). Ayrıca kameranın dahili mikrofonu çekim yapmak için hiç ideal değildi. Konuştuklarımız zor anlaşılıyordu. Sonra da kameranın sesinin kayıtlara çıktığını farkettim. Mini DVD ile çalışan bir kameraydı. Disk sürücüsünün sesi bazı sahnelerde rahatça duyuluyor. Bu film iki filmlik kısa film yarışmasında ikinci oldu. İlk filmi izlemedim. Hafızam beni yanıltmıyorsa 20 dk.’ya yakın bir filmdi. Sıkılırım ben öyle şeylerde. Filmin son hali aşağıda buyrun bir izleyin: