Surrogates
Bruce Willis ortalamanın üzerinde bir oyuncu. Yaptığı işleri takip etmek lazım. Bu filmin ilgimi çekmesini de o sağladı. Film vizyona girdiğinde haberim oldu ama bilim kurgu olduğunu öğrenince (zaaf) merak etmeye başladım. Filmi izlemekte biraz geç kaldım, keşke sinemada izleseymişim. Surrogates de çizgi roman üzerine kurulu bir film. Filmde belirtilmiyor ama 2017’de geçiyor. Robot teknolojisinin gelişmesiyle birlikte orduya da üretime geçilince her insanın satın alabileceği ücretlere düşen robotlar herkesin hayatını işgal ediyor. Geçirilen yasalarla bu robotları kendiniz yerine kullanmanız da mümkün oluyor. Buradaki mantığı ben çözemiyorum. Tamam belki eğlence amaçlı veya tehlikeli görevleri olanlar bu robotları kullanabilir ama tam zamanlı olarak bunlarla yaşamak bana mantıklı gelmiyor. Tam zamanlı olarak bu robotlarla hayatına devam eden insanlar kendi soylarını tüketmeye çalışıyorlar gibi. Çocuk yapmayıp bu robotlarla yaşamaya devam ediyorlar. Hatta filmde çocuklar için de yapılmış robot modelleri var. Ya insanlar yanlış düşünüyor ya da ben yoldan çıkmışım. Filmler üzerinde fazla düşünmeye başladım sanırım, o yüzden böyle düşünce içerikli yorumlar yazıyorum. Filme geri dönecek olursam güzel bir aksikyon/bilim kurgu filmi. Konusu da güzel, görsel efektleri de. Tavsiye ediyorum evet hatta tekrarlıyorum tavsiye ediyorum. İzleyin bunu.
Funny People
Funny People, Judd Apatow tarafından yazılan ve yönetilen bir film. Apatow genellikle aynı oyuncularla çalışıyor (bkz. Jonah Hill, Seth Rogen, Michael Cera…). Belki bu yüzden belki de senaryoları yüzünden Apatow’un filmlerini pek sevmiyorum. Belki de espri anlayışı bana göre değildir. Ben beğenmesem de son zamanlarda Apatow ve ekibinin başarı elde ettiği tartışılmaz. Bunun kötü yanı gelecekteki komedi filmlerinin de bundan etkilenmesi. Tamam komediye yeni bir bakış açısı getirdiler, klişe olmayan filmler çekiyorlar, senaryolar da hayata daha yakın ama bilmiyorum bir şeyler eksik gibi. Bu film de öyle. Drama ögeleri bol olan bir film. Komedi unsuru bence o kadar da öne çıkmamış. Bu filmde ne eksik bilmiyorum. Komik espriler de bolca var oysa ki. Belkide filmin uzunluğundan kaynaklanıyordur, iki buçuk saatlik bir film (sinema camiasında dakika olarak söyleniyor ya, o yüzden 152 dakika). Daha kısa olabilirmiş ama o zaman konuyu kurtaramazlarmış. Ben bu filmi pek beğenmedim. Arada birkaç komik yer olsa da o kadar uzun zaman harcamaya değmez diye düşünüyorum. Yukarıda da dediğim gibi drama kısmı da hissediliyor. Bu filmi ona göre izleyin derim.
The Rebound
Rebound kelime anlamı olarak bir ilişki sonrasında o ilişkiyi unutmak için yaşanan ilişki anlamına gelir. Bununla ilgili pek çok şey izlemişsinizdir. Bu film isim olarak bunu alsa da aslında tam olarak öyle değil. Romantik komedi olarak planlanmış ama romantik yönü çok daha ağır basan bir film. Klasik romantik komedi filmlerinin aksine iki genç değil iki çocuklu bir annenin kendinden 15 yaş küçük birine aşık olmasını konu alıyor. Bir başka farklı yanı da klasik tanışma-sevme-problem geçirme-barışma dizisinin olmaması. Filmin büyük bir kısmı tanışma kısmında geçiyor, sevme kısmında atlama yaşanıyor, problem geçirme 5 yıl sürüyor ama bu kısım da hızlıca geçiliyor (filmde Türkiye var. Boğaz turunda çay içmek istedim filmi izlerken). Barışma kısmı ise sadece bir sahnede. Film genel olarak komik değil. Romantik komedi izlemek için pek uygun değil o yüzden. Yürek ısıtan bir romantizm de yok. Kuru kuruya izleniyor. New York’un şehir havasını da pek yansıtamamışlar. Film orta yaşlılar için çekilmiş bir romantik film gibi. Bu filmden pek etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. İzlemesi kolay ama zevk alarak izlenmiyor (en azından ben zevk almadım). Bu yüzden bu film de tavsiye edilmeyenlerden biri oluyor. Boş vaktiniz varsa izleyebilirsiniz. Tabii burayı okuyan kitlenin orta yaşlı olmadığını düşünerek de bu filmi tavsiye etmiyorum. Bunu da göz önünde bulundurun.
The Boondock Saints
Sinema sektöründe 90’lı yıllarda oldukça yaratıcı şeyler üretildi. Bu film de onlardan biri. Bugün bu filmi izlememiş insanlar bu filmin ürettiği alanı takip ediyorlar. Dexter’ı izleyenler bu filmi izlemiş olmalı çünkü Dexter’ın fikir babası bu film. Kötüleri ölümle cezalandırma. Tamam teknik olarak çok farklılıkları var ama sonuçta birbirlerine oldukça benziyorlar. Benim için bu filmi mükemmel kılan iki şey vardı. İrlandalılar ve yerinde “fuck” kullanımı. Bu film kimi çevrelerce kült haline getirildi. Oldukça sevilen ve sıkça bahsedilen bir film. Sembolizm esintileri de var. Kelt kültürüne de ucundan dokunuyor. Başrol karakterlerinin İrlandalı olmasından kaynaklanıyor. Filmde sanırım bir de Baba-Oğul-Kutsal Ruh olayı var. Tam derinlemesine bilmiyorum bu konuyu ama benzetilebilir bir şekilde yansıtılmış. İzlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Filmde Willem Dafoe inanılmaz iyi bir oyunculuk sergilemiş. Bu filmin devamı da var. Muhtemelen bu hafta içinde onun da yazısı buralarda olacaktır.
Law Abiding Citizen
Bu hafta izlediğim ikinci Gerard Butler filmi. Bu sefer kötü rolde oynuyor ama. Film temel olarak Amerikan adalet sisteminin yanlışlığını göstermek üzerine kurulu. Yeterince akıllı bir mühendisi (Ajdar da mühendis sonuçta) yeteri kadar sinirlendirirseniz sonuçlarının ne olabileceğini bu filmde görüyorsunuz. Drama filmi ama aksiyon ögeleri de mevcut. Yine sadece kuru kuruya izlenmeyen düşündüren filmlerden. Hoş her ne kadar Amerikan adelet sistemi bizi pek ilgilendirmese de bizim de kendi adalet sistemimizle yaşadığımız sorunlar var. Bu sorunları farklı bir dille ele almış bu film. Çok iyi bir film değil, Jamie Foxx’u pek sevmem zaten ama yine de izlenebilecek kalitede. En azından ufak zeka oyunları var. Tavsiye seviyesinde değil ama vakit öldürmek, kafa çalıştırmak için izlenebilir. Son olarak filmdeki kesim biçim olayı gösterilseymiş herhalde şu popüler testere serisinden daha kaliteli ve gerçekçi olurmuş.
The Invention of Lying
Dün fragmanını izlediğimde oldukça ilginç bir film olduğunu düşünmüştüm. Filmin adını unutmamalı vizyona girdiğinde seyretmeliydim, tabii filmin BluRay’inin çıktığını nereden bilebilirdim ki? Film temel olarak insanlığın hiç yalan söylemediği bir dünyayı konu alıyor. Ana karakterimiz de ilk yalanı söylüyor, yalan söyleyerek peygamber bile oluyor. Fikir tamamen yenilikçi sayılmaz, Jim Carrey’nin Liar Liar’ında da benzer bir senaryo vardı (tamamen aynı değil ama benzer). Film genel olarak eğlenceli, izlemesi kolay. Konu olarak da ilginç ve de İngiliz aksanı içeriyor. Ben severek izledim, eğlenmek için izlenmesini tavsiye ederim. Fakat filmde bazı hatalar var bence. İnsanlık tarihi boyunca hiç yalan söylenmemiş olsa insanlık bugün geldiği noktaya gelemezdi diye düşünüyorum. Bunu daha fazla açıklamaya gerek yok sanırım. Filmdeki diğer bir hata da insanlar yalan söylemeden yaşamaya alışmış olduklarından pot kırmamak için bazı lafları söylememeliler. Sonuçta düşündüğünü söylememek yalan söylemek değil. Tabii bunlar senaryo fazla yaratıcı olduğundan göze pek çarpmayan şeyler, hatta üzerinde düşününce kafanızı karıştırabilir. Siz en iyisi bu filmi izleyin.
Cloudy With a Chance of Meatballs
Bu animasyon filmi aslında oldukça ünlü bir çocuk kitabından yola çıkılarak hazırlanmış. Ben sadece Saturday Night Live oyuncuları seslendirme yapmış diye izlemeye karar vermiştim. Hatta film çıktığında afişi yüzünden oldukça kötü bir film olduğunu düşünmüştüm. Tabii filmi izleyince fikirlerim değişti. Eğlenceli bir animasyon filmi olmuş. Hatta kahkahalarla güldüğüm sahneler bile oldu. Filmin konusu da insanı sıkmıyor. Akıcı bir film olmuş. Film hakkında aklıma gelen tek kötü şey bu filmi izlerken karnınızın acıkması. Gökyüzünden sürekli yiyecek yağınca karnınızın acıkması an meselesi. Filmi animasyon sevmeyenler dışında herkese tavsiye ediyorum. Eğlenceli ve geniş kitleli bir film olmuş. İzleyelim, izletelim. Karnımızı da doyuralım.
G.I. Joe: The Rise of Cobra
Bu film hakkında birşeyler söylemeden önce sanırım G.I. Joe hakkında bilgi vermeliyim. G.I. Joe, Hasbro (Monopoly’i üreten firma) tarafından üretilen ve Amerika’da oldukça popüler olan bir askeri oyuncak markası. Türkiye’de popüler olan Action Man’in takımsal bir versiyonu denebilir. Zaman içerisinde bu oyuncaklar oldukça popüler olunca çizgi romanı ve çizgi filmi de yapılmış. Bu film de çizgi romandan uyarlanmış. Çizgi romandan uyarlandığı için olanaksız teknolojiler, keskin bir şekilde belirgin iyi ve kötü taraflar var. Bu tür şeyler yüzünden çizgi roman filmleri bana abartı geliyor ama senaryo açısından pek çok aksiyon filminden de daha ileride oluyorlar. Bu film tamamen aksiyon üzerine kurulu ama yanda gelişen bir senaryo da var. Özel efektler herhalde filmin her sahnesinde kullanılmış. O kadar çok ki takip etmekte zorlanabilirsiniz. Aksiyon severlerin kaçırmaması gereken bir film. Devamı da çekilecek gibi duruyor.
City Island
City Island, Bronx’ta bulunan eski bir balıkçı adası. Bu bilginin ne önemi var? Hiçbir önemi yok sadece böyle giriş yapmak istedim. Bir festival filmi. Festival filmlerinden genellikle pek bir şey beklemem ama bu filmi Andy Garcia var diye izlemeye karar verdim. Beklediğimden çok daha iyi bir filmle karşılaştım. Yer yer eğlenceli bir drama filmi. Karakterler gerçekçi, senaryo güzel, çekim insanların izleyebileceği kalitede. Filmin vermeye çalıştığı bir mesaj da var sanırım ama filmi eğlenerek izlediğim için satır aralarına dikkat etmedim. Filmde Andy Garcia’nın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gördüm, Ocean serisinden pek bir şey anlaşılmıyor. Yandaki resimdeki duruş filmin en beğendiğim sahnesi. Karısının sigara içtiğini bilmemesi için banyonun camına çıkıp orada sigara içerken kitap okuyor. Oğlu da alt katın balkonuna çıkıp sigara içiyor. Karısı evde kimse olmadığı zaman ortalıkta sigara içiyor, kızı da sigara içiyor. Tüm aile sigara içiyor ve hepsi birbirinden gizliyor. Aslında film tamamen ailenin sakladığı sırlar üzerine kurulmuş. Serim düğüm çözüm hoş. Tavsiye edebileceğim nadir filmlerden. Gelinim sana söylüyorum Onur sen izle.
2012
Uzun zamandır doğal felaket filmi izlemiyorduk. İyi oldu, Disaster Movie’ye hak verdim. Film boyunca pek çok şey abartılmış. Nedense ortalamanın üzerinde bir film bekliyordum. Hatta iyi film değil denildiğini de duymuştum. 2.30 saat boyunca filmi takip ettim ama bir yerden sonra koptum. Sadece üç ders uçuş almış adamın işin bokunu çıkarması, nuhun gemisi falan gerçekten sıkıcı şeylerdi. Filmin özel efektleri konusunda pek bir şey diyemeyeceğim küçük bir ekranda seyrettim çünkü. Ancak güzele benziyorlar (çatlak efektleri hariç). Kevin Spacey’nin bu filme hiç uygun olmadığını da eklemek istiyorum. Aksiyon adamı değil bence o. Gerilim, drama falan oynasın. Mutlaka izlemeniz gereken bir film değil. Doğal felaket filmlerinden hoşlanıyorsanız 2012 yüksek kaliteli bir doğal felaket filmi.
Gamer
Bu film Death Race’e çok benziyor. Konsept oldukça yakın. İdam cezasına çarptırılmış mahkumlar cezadan kurtulmak için hayati tehlikesi bulunan bir televizyon programında yarışıyorlar ve inanılmaz seyirci sayıları var. Aynı temel. Fakat filmler buradan sonra ayrılıyor. Death Race kuru bir aksiyonken Gamer’da insanlığı sorguluyorsunuz. Evet Gamer temel olarak bir aksiyon fakat vermek istediği mesajlar var ve gerçekten derin mesajlar bunlar. Filmde insanlara yerleştirilen nano-çiplerle insanları başka insanların kontrol etmesi mümkün. Bu özellik ordu için geliştirilse de eğlence sektöründe hayat buluyor. Sims tarzında bir oyun düşünün. Karakteriniz gerçek bir insan. Bunun çok ciddi sonuçları olabilir. Tabii inanılmaz bir maddi getirisi de. Filmin aksiyon yönü yeterince tatmin edici. Çatışma sahneleri oldukça gerçekçi, özel efektler uygun kullanılmış. İsterseniz sadece bir aksiyon filmi seyreder gibi de seyredebilirsiniz. Ortalamanın üzerinde bir film. Ben beğendim. Mutlaka izleyin demiyorum yine de ama aksiyon açlığınız varsa izleyin. Fakat aksiyondan fazlası var bu filmde.
This Is It
Michael Jackson iyi ki öldü. Ölmeseydi sanatına bugün gösterilen saygı gösterilmeyecekti. Vefatından önce pek çok kişi (buna ben de dahilim) Michael’a ön yargıyla yaklaşıyordu. Bu ön yargının kırılması çok iyi oldu. Evet, büyük bir yıldızı kaybettik belki ama genellikle Türkiye’de gördüğümüz birini kaybettikten sonra değerini anlama durumu bu sefer çok daha geniş bir etkide hissedildi. Vefatından çok kısa bir süre sonra This Is It isimli bir turneye çıkacaktı. Sahne sanatı açısından iyi bir örnek teşkil edecek bir programdı ancak gerçekleştirilemedi. Bu filmde bu konserlerin hazırlık aşamaları bir araya getirilerek bu konser hissi verilmeye çalışılmış. Ben daha belgesel kıvamında bir film bekliyordum ama bu film açık bir şekilde bir konser filmi. Sadece seyirci ve kostümler eksik. Michael’ın klasiklerinin çoğu çalınmış. Michael’la ve ekibiyle yapılan röportajlardan da kısa kesitler var. Ancak konser hissini azaltmıyor bu görüntüler. Fakat film Michael’ın iç dünyasına da götürmüyor sizi. Sadece sahnesine konuk oluyorsunuz. Ben bu açıdan beklediğimi bulamadım. Michael Jackson konseri izlemeyi de düşünmeyen biriydim, bu filmle konser performansını da görmüş oldum. Michael Jackson hayranıysanız kaçırmamanız gereken bir film.
Planet 51
Sanırım izlediğim her animasyon filmini tavsiye ediyorum. Tam emin değilim bundan ama olasılığı yüksek gibi duruyor. Genel olarak animasyon filmlerini eğlenmek için izlerim, belirli bir beklentim yoktur. Fakat bu filmin fragmanını görmüştüm ve açıkçası izlemek için sabırsızlanıyordum çünkü konusu çok ilginç gelmişti. Eğlenceli bir film olmuş. Kolay izlenebilecek bir seviyede. Ancak mükemmel değil. Daha iyi animasyonlar var. Fakat bu da bence başarılı bir çalışma. Sürekli Dünya’ya uzaylı gelmesini düşünürüz fakat hiç bizim başka bir gezegene uzaylı olarak gidebileceğimizi düşünmeyiz. Bu filmde temel konu bu. Seslendirmede çok ünlü oyuncular olmasa da (ünsüz demiyorum ama daha ünlü oyuncular da olabilirdi) izlenebilir seviyede. Konu ilginizi çektiyse seyredin derim. Onun dışında açıkçası kendisine çekebileceği bir noktası yok.
Imagine: John Lennon
Müzik filmlerine devam ediyorum. Elimin altında başka bir müzik grubu belgeseli var mı bilmiyorum fakat oldukça izliyorum gördüğünüz gibi. Bu tür filmler genelde konu içermese de müziksel açıdan oldukça doyurucu oluyorlar. Bu film de John Lennon’ın arşiv görüntülerinin birleştirilmesinden elde edilmiş. Lennon’ın ses kayıtlarından da faydalanılarak kendisi sunucu haline getirilmiş. Bana pek etik gelmese de, para kazanma amaçlı bir prodüksiyon gibi dursa da sanırım altında kendi ellerinden geldiği kadar bir saygı gösterme amacı var. Lennon’ın Beatles günlerinden başlayıp, hayatının son dönemlerine kadar hayatına yakından bir bakış bu film. Zaten Yoko ile birlikte olduğu sıralarda etraflarında bir kamera dolaştırarak görüntülü bir günlük tutma tarzında bir alışkanlıkları da varmış (ilk video bloggerlar
). John Lennon’ın ilk eşinin ve hatta oğullarının da röportajlarının bulunduğu bu film izlenmeli. Tabii Beatles hayranı değilseniz veya John Lennon ile ilgilenmiyorsanız bu yazıyı niye okuyorsunuz anlayabilmiş değilim.
9
Birbirlerine yakın dönemlerde vizyona giren filmler genellikle karıştırılır. Örneğin The Illusionist ve The Prestige örneğinde olduğu gibi. Bu filmler hem aynı dönemde vizyona girdiler hem de konuları aynıydı. 9 ile District 9 da birbirlerine yakın dönemlerde vizyona girdiler. İsim benzerliklerinin dışında açıkçası pek bir benzerlikleri yok, bu yüzden pek karıştırılacağını zannetmiyorum. Bu filmi ilginç kılan kısım Tim Burton ve Timur Bekmambetov etkisi. Sadece bu isimler olduğu için bu filmi izleyenler olacak. Bu film klasik animasyon filmlerine benzemiyor. Karanlık bir atmosferi, karanlık bir senaryosu var. Daha çok Tim Burton işlerini sevenlere hitap eden bir film gibi hazırlanmış. Doğruyu söylemek gerekirse ben çok memnun olmadım bu filmden. Filmin ruhu eksik (filmi izlemiş olanlar için bu cümle manidar olabilir). Tim Burton hayranı falan değilseniz (Timur Bekmambetov’u hiç sevmem) bu filmi izlemeyin.