Onur Baykal Şahsi Blog

Quality Tennesee Sour Mash Blog

Efendim malum staj gibi nedenlerden dolayı şu aralar buraları ve diğer başka aktiviteleri biraz boşladım. Mazur görünüz, olur böyle şeyler. İnsanız (veya olduğumu sanıyorum) sonuçta. Bu yazı yazmadığım süreçte giriş yapmayı hala öğrenemediğimi görmek sevinidirici. Neyse konuma dönecek olursam, bu yazının iki aşaması olacak. Öncelikle belediye otobüsü felsefesini inceleyeceğim daha sonra da ayakta gitmek için öğütler vereceğim. Eryaman’dan Odtü’ye gide gele birkaç şey kaptım.

Not: Bu yazı Ankara tabanlıdır. İstanbul beni bağlamaz, bağlarsa 1 ay bağlar.

Belediye Otobüsü Felsefesi

ego_otobus_253-11 Belediye otobüsleri önce halka hizmet amaçlı yaratılmış, sonradan bir ticarethane haline gelip ulaşım sıkıntısı çekilen büyük şehirlerde insanları hayattan bezdirmeyi görev edinmiş bir ulaşım türü aracıdır. Zamanla zorunluluk haline geldiğinden dolayı halk arasında çeşitli şehir efsanelerine yol açmıştır. Bunun yanısıra birçok geleneğin gelişmesine de yardımcı olmuştur. Bunlardan birkaçı şudur: yolda müzik/radyo dinlemek, yaşlılara yer vermemek, para/kart uzatmak, ineceğin durağa gelmeden düğmeye basmak… Bizden sonraki nesillerin geliştirmeye devam edeceği bu geleneklerin eşi benzeri başka bir durum altında oluşamazdı. Şimdi gelelim belediye otobüslerinden çıkarılabilecek fikirlere:

  • Burada bir hat örneğinden gideceğim. Eryaman’dan Kızılay’a Eskişehir Yolu üzerinden giden 541 diye bir hat var. Bu hattın asıl amacı Eryaman’daki insanları taşımak. Ancak bu hattı yol üzerindeki duraklara gitmek için kullanan insanlar var. Tabii kasttettiğim bu değil. Otobüse Eryaman’dan binen adam istediği durakta insin. Ama otobüse Kızılay’dan binen adam bir zahmet yolda inmesin. Hava Lojmanları’nda ineceksin diyelim, e sadece oraya giden otobüsler de var. Sincan otobüsleri de boş. İnatla niye sürekli dolu olan bir hattı meşgul ediyorsun anlamıyorum. İşte otobüs felsefesi budur. Diğer yolcuları takmamak, kendi işine bakmaktır. Yapan haklı mı, haklı. Şöfer bey durmasa bak ne güzel morarıyor.
  • Otobüsler çok dolu olduğu zaman şöfer beyefendiler bazen orta veya arka kapıdan yolcu alırlar. Bu binen yolcu diğer yolcuların kendi kartını/parasını uzatma ve geri “dönderme” zorunluluğu olduğunu düşünür. Niye dokunayım ki senin pis parana? Belki iç çamaşırında sakladın o parayı? Nerden bileyim ben? Tabii sen de haklısın, paranı istediğin gibi saklayabilirsin. O otobüse binmek de hakkın. Şöfer bey arkadan almak isterse sonraki otobüsü beklemeyeceksen arkadan bineceksin demektir. Buradan çıkaracağımız sonuç paralarımızı ve otobüs kartlarımızı iç çamaşırlarımızda ve çoraplarımızda saklamamamız gerektiğidir.
  • Öğrenci isen paso alacaksın arkadaş! Paso senin öğrenci olduğunu göstermiyor ki! Paso sadece haklarından yararlanmak için para vermeye razı olduğunu gösteriyor. Sen bu kuralları koyan adamları seçersen o da kafasına göre takılır tabii. Ben olsam ben de pasosu olmayanlardan tam para alırım. O da haklı tabii.
  • Otobüslerde klima var, camları açmayalım. O kış soğunda otobüse binersin üstünde kat kat giysi vardır. Şöfer bey kısa kollu gömlekle takılmak istediği için klimayı en sıcağa kökler. Ayaktasındır, cam açmak istersin. Uzanıp camı açtıktan 5 sn. sonra camın yanında veya arkasında oturan amca gelir camı kapatır. Üşümüştür çünkü. Yine herkes haklıdır. Buradan çıkaracağımız sonuç papaz hergün pilaz yemez. Ama ben yerim. Tabii sadece olmayacak. Buraya bir-iki şey de yazıp buranın okunup okunmadığını kontrol edesim geldi. Okuyan el kaldırsın, sonra yorum yazsın. Bileyim adam gibi okuduğunuzu.
  • Otobüs felsefesinin en sevdiğim kısımları otobüs kesişmeleridir. Jönümüz ve temiz aile kızımız otobüste giderken kaçamak bakışlarla birbirlerini süzerler. Bu kısmı abartanlar da olur. Bindiğiniz hatta göre durum değişebilir. Ağzı açık bir şekilde salya akıtan insanlara da rastlayabilirsiniz. Konuya dönecek olursam, bildiğim kadarıyla erkekler kızları, kızlar da yine kızları kesiyorlar. Bu durumda otobüsteki jönümüz kendini kızımıza belli etmek için çeşitli şebekliklere girişiyor. İnme butonuna yanlışlıkla basıp şöfer beyi kızdırmak, duruma göre kızımıza yer vermek, yine duruma göre kızımızı biraz rahatsız edip özür dilemek, inadına yolcu alan şöfer beye söylenmek bunların örnekleri arasında. Jönümüzle kızımızın ilişkisi kim önce inerse biter. O ilişki çok nadiren otobüsün dışına taşınır. Otobüsün dışında, otobüsteyken elde edilen sıcaklık elde edilemez. Aynı durakta inseniz bile indikten sonra keşişme durumu biter tek taraflı kesmeye döner.

Ayakta Gitme Yöntemleri

bus_riding_indian_style Ayakta gitmenin pek çok nedeni vardır. İş çıkış saatinde otobüsün kalktığı duraktan sonra otobüse binmek sık görülen bir nedendir. Aynı şekilde sabah saatlerinde merkezi yerlere gitmeye çalışmak da ayakta kalmaya neden olabilir. Yine benzer bir şekilde siz kartı basarken arkanızdan geçen teyzeler sizin yerinize oturup sizin ayakta kalmanıza neden olabilir. Ancak bu kısımda ayakta kalmaya nelerin neden olduğunu değil, bu durumu nasıl en az acılı hale getirebileceğimizi inceleyeceğiz. Buyrun başlayalım.

Küçnot: Ağzına kadar dolu belediye otobüsü resmi bulamadım, o yüzden Hindistan’dan bir kareden faydalandım. Adamlar ayakta gitme sorununu çözmüşler.

Sonbinot: Burada verilen yöntemler sadece benim bindiğim otobüslerde denenmiştir. Genellikle 541 ve 527 ile ayakta gittiğim için burada verdiğim örnekler diğer hatlar için benzerlik göstermeyebilir.

Vallasonnot: Based on a true story yane.

  • Ayakta giden yolcunun tek hedefi vardır. Varacağı yere gelmeden oturmak. Şöfer beyler bunu engellemek için arada arkaya ilerleme mesajları verirler. Bu kısım önemlidir. Arkaya ilerlememeyi sağlayacak bir sote nokta bulunmalı ve açığa çıkacak olan boş koltuklar beklenmelidir. Belediye otobüslerinin orta kısımlarında bulunan boşluklarda beklemek ayakta kalmayı garantiler. En arka kısımda ayakta yolculuk yapmak oturma olasılığınızı yükseltecektir.
  • Ayakta giden yolcunun ayakta kitap okumaya çalışması yer kazanma olasılığını arttırır. Ayakta kitap okumak zordur. Ancak inmek üzere olan insanlar kendi kitap okumamalarının verdiği kötü hissi biraz azaltmak için kitap okuyanlara yer vermeyi teklif ederler. Ancak bu yöntem genellikle yolculukların sonlarında işe yarar.
  • Ayakta giden yolcu aracın iç dinamiğini çözümlemelidir. Şöfer beyin sürüş tarzını anlamalı, amortisörlerle kardeş olmalıdır. Bu durumda ayakta giden yolcu düşme tehlikesi yaşamaz, yolculuk boşunca şaşırmaz, hayatını tehlikeye atmaz.
  • Ayakta gidilen araca bindiğinizde diğer yolcuları tahlil etmek hayati önem taşımaktadır. Zira bu tahlil ile kimin nerede ineceğini tahmin etmek önceden belli olur. Liselilerin nerede ineceğini zaten az buçuk tahmin edebilirsiniz. Örneğin modern bir orta yaşlı bayan Eryaman otobüsünde Hava Lojmanları’nda inebilir. Aynı şekilde iş hayatına yeni adım atmış kişiler genellikle son duraklara yakın yerlerde inerler. Burada anlaşılması en zor grup bıyıklılardır. Bıyıklıların
    genellikle nerede ineceği belli olmaz. Bu konuda daha geniş bir araştırma yapmak gerekiyor.
  • Ayakta gidecek yolcu hazırlıklı olmalıdır. Rahat ayakkabılar, terletmeyecek kıyafetler, bir miktar su, para ve mendil olmazsa olmazlardandır. Planlarınızı sanki varacağınız yere kadar hiç oturamayacakmışsınız gibi yapmanız zor durumlarla karşılaştığınızda işinize yarayacaktır.
  • Ayakta giden yolcu kibar olmamalıdır. Zira otobüs insan hayvanının içgüdülerinin konuştuğu bir ortamdır. Hızlı davranan kazanır.
  • Ayakta giden yolcu hava durumundan, gündemden ve trafik durumundan haberdar olmalıdır. Biri eksik kalırsa ayakta giden yolcu daha uzun süre ayakta kalır. Hava kötüyse, kar varsa rota ona göre çizilmelidir. Bir yerde eylem varsa, yemin töreni varsa (bkz. zırhlı birlikler) ayakta kalan yolcu daha uzun süre ayakta kalabilir.

Avatar

1 yorum

avatar still2 Hem filmi izlemek için hem de yazıyı yazmak için geç kaldığımın farkındayım. Filmi vizyona girdikten iki hafta sonra seyrettim. Yazıyı da filmi izledikten 3 gün sonra yazıyorum. Biraz daha uzun yazarak bu gecikmeler için kendimi affetmeye çalışacağım. Klasik olan yorum şeklimle yazacak olursam bu filmi kesinlikle gidin izleyin, mutlaka 3D olsun. Yazının buradan sonrasını filmi izlemeyenlerin okumasını istemiyorum. Şifre koyabilirim ama o kadar uğraşmaya gerek yok. Akıllı insanlarsınız laftan anlıyor gibi duruyorsunuz, filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını okumayın. Zira film zevkinizi baltalayacak içeriği olan bir yazı olacak. Tekrarlıyorum, izlemeyenler gitsin izlesin.

James Cameron zaten kendini kanıtlamış bir yönetmen. Filmografisine ucundan bakmak bile yeterli. 3D film çekmeye T2 3-D: Battle Across Time 12 dakikalık bir kısa filmle başlamış. Bu film 1996’nın teknolojisi ile 3D çekilip 60 milyon$’lık bir bütçe ile hazırlanmış. Evet sadece 12 dakika. Bugün bizim 3D filmden anladığımız şey film boyunca bir sahnede yüzümüze doğru bir şey gelmesi. James Cameron, Avatar ile bize gerçek 3D’yi gösterdi. Belki de bu filmin bu kadar önemli olmasının nedeni de bu. Sinema tarihini değişterecek dendi, evet değiştirecek. Bu filmin tamamen 3D çekilebilmesi için kullanılan teknoloji sinemayı değiştirecek, daha iyi 3D filmler göreceğiz. Filmin içine girmek sıradanlaşacak, Avatar’dan daha iyi örnekleri de olacak. Sadece hayatta kalıp beklemek gerek.

avitar-14 Avatar’a senaryosu yaratıcı değil diyerek bok atmak haksızlık olur. Tamam ben de kabul ediyorum aşırı yenilikçi bir hikayesi yok ama izlenebilirliği, film ile senaryonun uyumunu ancak böyle bir öyküyle sağlayabilirlerdi. Bu en iyi grafikli video oyunlarının FPS’ler olması gibi bir şey, sonuçta FPS’lerin de senaryoları pek iyi değildir (haşa Call of Duty Modern Warfare 2 var) ama en iyi görüntü kalitesi onlardadır.

Filmi senaryo açısından beğenmeyenler belki de bilim kurgu sevmeyenlerdir. Bu açıdan belki biraz haklı olabilirler ama bu filmi kötü yapan bir etken değil zira film ekibi de dahil olmak üzere hiç kimse (vardır belki 1-2 eleştirmen) senaryonun inanılmaz olacağını söylemedi. Hatta acı ama gerçek, burada gösterildiği gibi Pocohontas ile neredeyse tamamen de aynı. Bu konuda daha fazla konuşmanın pek bir anlamı yok. Filmin alt yapısını biraz tarttıktan sonra benim film ile ilgili daha kişisel görüşlerime gelebiliriz.

Avatar still Filmin başından itibaren Pandora’nın nefes alan dokusunun içine giriyoruz. Boşuna 3D demiyorum. Ben XpanD 3D ile izledim, Real D 3D ile de izlemeyi planlıyorum. Fakat okuduğum kadarıyla film en iyi şekilde IMAX ile izleniyor. Tabii AFM’nin IMAX salonları kaliteli değil, onlar yerine diğer seçenekleri tercih etmek daha iyi olabilir.

Tekrar filme dönecek olursam, 2154’e alışmak hiç zor olmadı. Hatta teknolojinin biraz beklentimin gerisinde kaldığını bile söyleyebilirim. Sen başka gezegenlere git hala aynı kurşunu kullan. Olacak iş değil! Böyle dediğime bakmayın, 2154 sırıtmıyor. Bir süre sonra alışıyorsunuz. Zaten Pandora’nın da yaşayan bir yer olması sizi iyice ortama alıştırıyor. Ormanın dokusu, canlıların detayları oldukça gerçekçi. Ben açıkça bu filmin bugüne kadar izlediğim en iyi efektlere sahip olduğunu söyleyebilirim.

avatar-still-3 Avatar olayı Surrogates’e çok benziyor. Uzaktan yönetilen beden. Tabii burada bedenin Na’vi olması amacı ve sonucu farklı kılıyor. İlginç bir şekilde Na’vi fizyolojisi çok normal geliyor, belki de insanlara çok benzedikleri içindir. Na’vilerin kendi hayat biçimlerinin olması çok normal. Aç gözlü insanoğlu karşısında çaresiz kalmaları da. Bu açıdan film Vietnam savaşına oldukça benziyor. Hatta üstte sağdaki resim Vietnam’ı oldukça andırıyor. Gerçekten böyle bir amaç güdülmüş mü bilmiyorum ama bir benzerlik olduğu açık.

Bu filmi tekrar izlemek için de sabırsızlanıyorum. Bu hafta sonu sinemada izleyip daha sonra da DVD’sini alıp sabahlara kadar ayakta kalmaya değecek bir film. Yukarıda lafımı dinlemeyip buralara kadar okuyup filmi izlememiş olanlar Toruk yemi olsunlar.

Natural Born Killers

natural-born-killers Şimdi ben bu filmi yorumladıktan sonra eminim klasiklere bok atarak göze çarpmaya çalıştığımı düşünenler olacaktır. Baştan söyleyeyim yok öyle bir şey. Daha önce de çok sevilen filmlere bok attım, bu sadece benim filmi beğenmememden (belki de anlayamamamdan) kaynaklanıyor; sonuçta bu benim görüşüm. Benim belirli bir film ayırma yöntemim yok, çok lafı geçen filmleri izliyorum. Natural Born Killers da öyle. Bir yerde bahsedildi, merak ettim, kadroyu beğendim, bir süre sonra da izledim. Senaryosunu Tarantino yazmış, Oliver Stone yönetmiş. Tarantino’nun tarzı beni pek açmıyor ama içten içe de seviyorum filmlerini. Stone’un çok az filmini izledim ama ben hala insanlar beğenmese de The Doors’u severim. Bu film için ise olmamış diyorum açık ve net. Filmin uyuşturucudan etkilendiği çok bariz. Pek çok psychedelic (psikedelik kelimesini yerleştirmeye çalışıyorum) sahne var. Bana pek anlam ifade etmiyor böyle sahneler hatta antipatik bile geliyor. Filmde aşırı şiddet ögeleri var, seyirciye çok yoğun olarak gösterilmiyor ama filmin içine işlemiş, hatta film bariz bir şekilde bunun üzerine kurulu. Bu tür filmleri Tarantino daha iyi çekiyor, ki kendi de öyle düşündüğü için kendisi yönetseymiş daha iyi olurmuş da demiş. Filmdeki aşkı da pek anlayabilmiş değilim, tabii ki bu da oldukça doğal. Kısacası ben pek eğlenmedim. Filmin tek beğendiğim kısmı yandaki resimde de görülen giriş sahnesi.

Yahşi Batı

365520090813042302499 Avatar vizyona girdikten sonra iki hafta boyunca gidip izlemiyorum ama bu film vizyona girdikten sonra hemen izliyorum. Ayıp yahu. Ama şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse Cem Yılmaz’ın işlerini genel olarak beğeniyorum. Fakat bu filmin eksikleri var. Fragmanda film ilginç gelmişti ama film beklentilerimin altında kaldı. Genel olarak espri seviyesi ve kalitesi sabit değil. Sanırım bu bilerek yapılmış hem Recep İvedik seyircisine yönelik hem de daha ele gelir seyircileri mutlu etmeye çalışmış ama beni tatmin etmediğini düşünürsem diğer kitleyi de tatmin etmediğini düşünebiliriz. Senaryo yaratıcı ama tamamlanmamış gibi. Cem Yılmaz filmlerinin klasik kadrosu sabit, açıkçası bundan pek de şikayet etmiyorum. Demet Evgar’ı severim zaten. Filmdeki İngilizce espriler, göndermeler oldukça iyiydi. Gora göndermesi nedense bana Stephen King’in her kitabının birbirine bağlı olmasını anımsattı. Kısacası izlemek için acele edilmesine gerek olmayan bir film. Film arasına yapılan göndermeler de hoşuma gitti ama sinema salonunun kamera arkalarını kesmesi hiç hoş olmadı. Acele etmeyin 2-3 ay sonra DVD’si çıkar o zaman izlersiniz.

AVATAR

Avatar-movie-image Yok hala izlemedim. Yarın gidip 3D izliyorum. İki hafta oldu ya çok ayıp hakikaten benim yaptığım da. Bir de o kadar bilim kurguyla iç içeyim. Peki buraya niye yazıyorum? Yarın filmi izledikten sonra Avatar için ayrı bir yazı yazacağım. Şimdi buraya yazmamın nedeni ise beklentilerimi, biraz da olsa bildiklerimi belirtmek. Filme 310 milyon dolar harcandığını biliyorum. Sadece Amerika gelirleriyle ilk haftada bu parayı çıkarttığını da. Muazzam bir başarı. Filmin uzun zamandır da çekilmesinin planlandığını da biliyorum. James Cameron filmi düşündüğünde çekmeye kalksa 900 milyon dolardan daha maliyetli olacağını da. Eh adam baya büyük şeyler düşünmüş demek ki. Zaten bu filmin tamamen 3D düşünülüp o şekilde çekilmesinden farklı olduğu belli. Hatta Cameron’ın filmin vizyona sadece 3D olarak girmesini, normal versiyonunun vizyona girmeyip daha sonra DVD olarak sunulmasını istediğini de biliyorum. Filmin konusunu tam olarak bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Filmlerin konusunu bilmeden izlemek daha farklı bir deneyim sunuyor. Tabii tamamen bilmiyor değilim ama yine de oldukça karanlıktayım. Bu da beni mutlu ediyor. Filmi izledikten sonra yazdığım yazıya da yazılınca buradan ulaşabilirsiniz.

The Bad Lieutenant: Port of Call – New Orleans

BAD LIEUTENANT PORT OF CALL NEW ORLEANS Bu film 1992 yapımı olan Bad Lieutenant’ın devamı değil. Bunu belirtmek lazım çünkü çok tartışması olmuş. Hatta alakasız bir şekilde yapılmış deniliyor ama Bad Lieutenant’a inanılmaz derecede benziyor. Film Katrina Kasırgası sonrasında New Orleans’ta geçiyor. Oyuncu kadrosu da oldukça iyi gibi gözüküyor (Nicholas Cage, Eva Mendes, Val Kilmer). Fakat oyunculuk için sadece Nicholas Cage adam gibi oynamış diyebilirim. Val Kilmer sadece 2-3 sahnede var. Bozuk bir polis anlatılıyor. Bu polis ağrılarını yatıştırmak için uyuşturucu kullanıyor, polis merkezinden uyuşturucu kaçırıyor, rüşvet alıyor, ceza puanı sildiriyor, kumar oynuyor, uyuşturucu taşıma bahanesiyle insanları durdurup uyuşturucularına el koyuyor. Herhalde görülebilecek en kötü polis karakterini yaratmaya çalışmışlar, başarılı da olmuşlar. Filmde o kadar uyuşturucu ögesi olunca doğal olarak işin içine biraz da psychedelic (Türkçesi “psikedelik” imiş) şeyler de giriyor. Belki de bu yüzden filmde anlam veremediğim yerler var. Sıkıcı bir film, aksiyon yok, sizi ekrana bağlamıyor. Konu yeni değil fakat iyi işlenmiş. Kısacası izleyip zaman kaybetmemeniz gereken bir film.

Ghostbusters

ghostbusters Filmin çekilmesinden seneler sonra, benim de sinemaya ilgi duymaya başlamamdan seneler sonra sonunda bu klasiği de izledim. Sanırım bu film döneminde bir ilk olduğu için bu kadar popüler hale gelmiş, bu dönemde bize çok fazla bir şey ifade etmiyor. Hele Bill Murray filmi çekilmez hale getiriyor bence. Barney Stinson gibi karakterlerden sonra Bill Murray’in karakterleri çok boş ve banal geliyor. Filmi bu kadar popüler yapan bir diğer etken de filmin müziği. Dönemi itibariyle ürünler ve filmler için şarkı yazılması yaygın olduğu için bu filmin de kendi parçası var, oldukça da ünlü bir parça. Filmi kendi dönemi içerisinde eleştirmek gerekirse özel efektleri inanılmaz, bugün için eleştirmek gerekirse özel efektleri kötü. Tabii bu filmi izleyecek olanlar buna takılıp filmi izlememezlik etmesinler. Filmi beğenmeseniz bile bu filmi bilmenizde fayda var. Ah Bill Murray ah!

Ghostbusters II

ghostbusters ii İlk filmden beş sene sonra gelen devam filmi (üçüncüsü de ilk filmden 28 yıl sonra yani 2012de vizyona girecekmiş, dünyanın sonu gelmezse izleriz). İlk filmdeki ekibin devam etmesi bu filmi başarılı yapan en büyük etken. 5 sene içinde teknolojinin gelişmesiyle ilk filme göre daha iyi görsel efektlere sahip. Konu ilk filmde olduğu gibi doyurucu değil. Tüm kötülüklerin Bill Murray’in peşinde olduğu kızı takip etmesi o kadar saçma ki. Filmin kırılma noktasının da bürokratik işlemleri olması da ayrı bir garip. O dönemde senaristler herhalde ek iş olarak memurluk yapıyordu. Tabii ilk filmi izledikten sonra bu filmi de izlemek gerek, hatta üçüncüsüne hazırlanmak gerek. Üçüncü filmde de Bill Murray karı kız peşinde koşacaksa burada oldukça sinirli bir yazı yazacağıma emin olabilirsiniz. Hadi gidin oynayın.

Surrogates

surrogates_l1 Bruce Willis ortalamanın üzerinde bir oyuncu. Yaptığı işleri takip etmek lazım. Bu filmin ilgimi çekmesini de o sağladı. Film vizyona girdiğinde haberim oldu ama bilim kurgu olduğunu öğrenince (zaaf) merak etmeye başladım. Filmi izlemekte biraz geç kaldım, keşke sinemada izleseymişim. Surrogates de çizgi roman üzerine kurulu bir film. Filmde belirtilmiyor ama 2017’de geçiyor. Robot teknolojisinin gelişmesiyle birlikte orduya da üretime geçilince her insanın satın alabileceği ücretlere düşen robotlar herkesin hayatını işgal ediyor. Geçirilen yasalarla bu robotları kendiniz yerine kullanmanız da mümkün oluyor. Buradaki mantığı ben çözemiyorum. Tamam belki eğlence amaçlı veya tehlikeli görevleri olanlar bu robotları kullanabilir ama tam zamanlı olarak bunlarla yaşamak bana mantıklı gelmiyor. Tam zamanlı olarak bu robotlarla hayatına devam eden insanlar kendi soylarını tüketmeye çalışıyorlar gibi. Çocuk yapmayıp bu robotlarla yaşamaya devam ediyorlar. Hatta filmde çocuklar için de yapılmış robot modelleri var. Ya insanlar yanlış düşünüyor ya da ben yoldan çıkmışım. Filmler üzerinde fazla düşünmeye başladım sanırım, o yüzden böyle düşünce içerikli yorumlar yazıyorum. Filme geri dönecek olursam güzel bir aksikyon/bilim kurgu filmi. Konusu da güzel, görsel efektleri de. Tavsiye ediyorum evet hatta tekrarlıyorum tavsiye ediyorum. İzleyin bunu.

Funny People

2009_funny_people_002 Funny People, Judd Apatow tarafından yazılan ve yönetilen bir film. Apatow genellikle aynı oyuncularla çalışıyor (bkz. Jonah Hill, Seth Rogen, Michael Cera…). Belki bu yüzden belki de senaryoları yüzünden Apatow’un filmlerini pek sevmiyorum. Belki de espri anlayışı bana göre değildir. Ben beğenmesem de son zamanlarda Apatow ve ekibinin başarı elde ettiği tartışılmaz. Bunun kötü yanı gelecekteki komedi filmlerinin de bundan etkilenmesi. Tamam komediye yeni bir bakış açısı getirdiler, klişe olmayan filmler çekiyorlar, senaryolar da hayata daha yakın ama bilmiyorum bir şeyler eksik gibi. Bu film de öyle. Drama ögeleri bol olan bir film. Komedi unsuru bence o kadar da öne çıkmamış. Bu filmde ne eksik bilmiyorum. Komik espriler de bolca var oysa ki. Belkide filmin uzunluğundan kaynaklanıyordur, iki buçuk saatlik bir film (sinema camiasında dakika olarak söyleniyor ya, o yüzden 152 dakika). Daha kısa olabilirmiş ama o zaman konuyu kurtaramazlarmış. Ben bu filmi pek beğenmedim. Arada birkaç komik yer olsa da o kadar uzun zaman harcamaya değmez diye düşünüyorum. Yukarıda da dediğim gibi drama kısmı da hissediliyor. Bu filmi ona göre izleyin derim.

The Rebound

the-rebound Rebound kelime anlamı olarak bir ilişki sonrasında o ilişkiyi unutmak için yaşanan ilişki anlamına gelir. Bununla ilgili pek çok şey izlemişsinizdir. Bu film isim olarak bunu alsa da aslında tam olarak öyle değil. Romantik komedi olarak planlanmış ama romantik yönü çok daha ağır basan bir film. Klasik romantik komedi filmlerinin aksine iki genç değil iki çocuklu bir annenin kendinden 15 yaş küçük birine aşık olmasını konu alıyor. Bir başka farklı yanı da klasik tanışma-sevme-problem geçirme-barışma dizisinin olmaması. Filmin büyük bir kısmı tanışma kısmında geçiyor, sevme kısmında atlama yaşanıyor, problem geçirme 5 yıl sürüyor ama bu kısım da hızlıca geçiliyor (filmde Türkiye var. Boğaz turunda çay içmek istedim filmi izlerken). Barışma kısmı ise sadece bir sahnede. Film genel olarak komik değil. Romantik komedi izlemek için pek uygun değil o yüzden. Yürek ısıtan bir romantizm de yok. Kuru kuruya izleniyor. New York’un şehir havasını da pek yansıtamamışlar. Film orta yaşlılar için çekilmiş bir romantik film gibi. Bu filmden pek etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. İzlemesi kolay ama zevk alarak izlenmiyor (en azından ben zevk almadım). Bu yüzden bu film de tavsiye edilmeyenlerden biri oluyor. Boş vaktiniz varsa izleyebilirsiniz. Tabii burayı okuyan kitlenin orta yaşlı olmadığını düşünerek de bu filmi tavsiye etmiyorum. Bunu da göz önünde bulundurun.

Powered by WordPress Web Design by SRS Solutions © 2010 Onur Baykal Şahsi Blog Design by SRS Solutions