Onur Baykal Şahsi Blog

Quality Tennesee Sour Mash Blog

Pokémon'lu Yıllar

1 yorum

13508035_400x40090′larda büyüyen nesillerin aklına gelecek şeylerin pek çok bugün o kadar dandik gözüküyor ki! O günlerrde dinlenen pop müzik bahsettiğimin en iyi örneği. Gerek saç modelleri gerekse müziksel açılımlar gerçekten çok kötü. O yıllar modaymış demek ki (modadan anlasaydım eşcinsel olurdum!). Burak Kut diyorum başka bir şey demiyorum. Fakat o yıllardan mutluluk ve memnuniyetle hatırladığım şeyler de var. Çocukluğumu 90′larda yaşadığımdan dolayı aklımda kalan şeyler hep bizden önceki nesillere ait. Şirinler, Tom&Jerry, Bugs Bunny… Fakat bizim nesile ait olan bir efsane var. Pokémon! Pokémon’a o çocuk yıllarımda ayırabildiğim tüm kaynakları sarfetmiştim. Oyun kartları, oyunlar, filmler, diziler… O yıllarda diziyi televizyonda izliyorduk. Oyunlar da gameboy için ve siyah-beyaz (ve 150 Pokémon var. Bu konuda oldukça fanatiğim. Yenilerine alışamadım. Şufolderde1fs5sıralar renkli Gameboy oyununu oynadığımdan yeni iblisleri görüyorum. Sanırım yavaş yavaş alışıyorum da. Fakat bu benim fanatizmimi zerre azaltmıyor. Yeni Pokémonları beğenmeme nedenlerim ise belli. İsimlerinin dandik olması, çizimlerinin bana itici gelmesi. Bu iki neden yüzünden alışamadım. Fakat güçleri daha iyi dağıtılmış). Hatırladığım kadarıyla bilgisayarım için bir Gameboy emülatörü bulmuştum. Pokémon Red ve Blue vardı. Tüm gün o siyah-beyaz oyunu oynuyordum. Oldukça ilerlemişim fakat yeterli İngilizcem olmadığından bir yerde takılmışım. O yaz Alanya’da Erol diye bir çocuk vardı. Elinde Gameboy vardı, Pokémon oyununu oynuyordu. Sanırım annesi Türk babası İngilizdi. Çocuk İngilizce konuşuyordu. O sınırlı İngilizcem ile derdimi anlatmaya çalışmıştım. Hatta büyüklerden yardım da almıştım fakat istediğim cevabı alamamıştım. Sanırım bu anım benim İngilizcemin bu hallere gelişmesinde katkısı var. Şimdi olsa çatır çatır sorarım yani :D . Sonra öğrendim ki o takıldığım yerdeki adama bir tane eşya verilecek. O takılmadan sonra tekrar böyle oynadım mı hatırlamıyorum. Arkadaşlarla evlerde toplanıp oynuyorduk o derece. Pokémon dizisi sanırım iki yıl 1yayınlandı. Hala Digiturk’te yayınlanıyor da eskiden atv veriyordu yanlış hatırlamıyorsam. Onlar da 1 veya 2 sene yayınladılar. Kaç sene yayınlandığını tam bilemediğim için net bir şey diyemeyeceğim ama bir yıl sabahçı bir yıl öğlenci oluyorduk sanırım o yıllarda. Kadri Suyabakan yeni yapılıyordu. Öğlenciyken eve hemen varmak gerek yoksa izlenemiyor. Çok bölüm kaçırdım o yüzden. Yolda oyalanırken çok zaman kaybederdik. Daha sonra da ne oldu hatırlamıyorum ama bir şekilde bıraktım veya bitirildi. Dediğim gibi tam net hatırlamıyorum.

O yıllarda pek çok çocuk gibi ben de Pokémon’u takıntı haline getirmiştim. Aramızda konuşuyormuyduk bilmiyorum ama okul dışındaki zamanımın çoğunu Pokémona harcıyordum. Benim gibi pek çok çocuk da varmış (şimdi öğreniyoruz). Tabii ben sakin sakin izleyen, eğlenen tiptim. Fakat manyakça izleyen çocuklar da vardı. Kendilerini Pokémon sanıp camdan atlayan bir velet olduğunu hatırlıyorum(bugünlerde de sihirli dizileri izleyip sinir krizi geçiren ve geçirten (ailesine) çocuklar varmış. çok da farklı değil. diziyle değil de çocukla alakası var daha çok). Dizi içinde bir miktar şiddet de olması, Pokémon’un başarısının yok edilmek istenildiği her durumda kullanıyordu. Aileler uyarılıyor, okullarda Pokémon ürünleri yasaklanıyor (bundan tam emin değilim)… Ne oldu hatırlamıyorum ama o akıntı duruldu.

Geçenlerde tekrar Pokémon oyununu buldum. Zaten lisedeyken bir ara oyunu tekrar bitirmeye kalkışmıştım. Şimdi de tam renkli versiyonları oynuyorum. Bir tanesini bitirdim. O eski oyunların renkli yeniden yapımıydı. Şimdi ise tamamen yeni bir oyunu oynuyorum. Yeni Pokémonlar, yeni karakterler, yeni bir harita vs. gibi özellikler var. Bu oyunlar bana Pokémon’un eğlenceli olduğunu tekrar hatırlattı (Pokémon’un Gameboy oyunu çok tuttuktan sonra dizisi çekilmişti). Pokémon’u arızalı bir dönemde kullandığımız terapi gibi değil de eğlenceli bir şey gibi hatırlayalım, hatırlatalım. Güzel günlerdi onlar…

İstanbul

Yorum yok

Bu yazıda İstanbul ile görüşlerimi aktarmayacağım. İstanbul’un güzelliklerinden, sıcağından falan bahsetmeyeceğim. Son zamanlarda başıma gelenlerden, yazı yazmama nedenlerimden yolculuklarımdan bahsedeceğim. Resimsiz, madde madde yazacağım. Başlıyorum:

  • Bursa’dan ayrıldığımdan beri doğru düzgün yazı yazamıyorum. İki haftayı geçmedi Bursa’yı bırakalı. Tam süreden emin değilim. Şu sıralarda Hergünbiri’nde yayınlanacak olan Blog Yazmak konusundaki yazımda (yazı yayınlandığında bağlantı veririm yazı yayınlanmış bağlantıyı verdim) bahsetmediysem burada yazdığım ve içinde blog yazma hakkında bir-iki şeyden bahsettiğim yazıda (hangi yazı emin değilim hemen açıp bakıyorum ikisine de – burada yazmışım bağlantıyı verdim hemen) duşta iyi yazı fikirleri geldiğini söylemiştim. Ayıptır söylemesi Bursa’da her gün havuza girdiğimden duş olayı da daha sık oluyordu. Kastamonu’da ise hem hava daha serindi hem de suyun sıcaklığını ayarlamak beni uğraştırdığından ilham perisi daha az uğradı bu yüzden pek yazı fikri gelmedi.
  • Uzak illerde okuyan arkadaşlarla ve aynı şehiri bırakın sadece farklı etaplarda olmamıza rağmen görüşemediğim arkadaşlarımla vakit geçirdiğimden yazıyı bırakın dizilerimi bile doğru düzgün izleyemedim. Evet, dizi izlemek benim içim buraya yazı yazmaktan daha önemli. Diziler olmasa yazılmayı bekleyen 6-7 yazı da olmayacaktı. O yüzden dizi deyip geçmeyin.
  • Dizinin yanısıra PSP’mde uzun süredir Rock Band Unplugged olmasına rağmen yolculuk sırasında film izlerim diye (yanıma aldığım laptopın pili ölü çünkü) 2-3 film çevirirken PSP’ye Gameboy Advance emülatörü atmamla seneler sonra tekrar bir Pokémon macerasına başladım. 3 günde toplamda 15 saate varan süre boyunca Pokémon oyunu oynadım. Özlemişim. Fakat her oyunu hileyle oynadığımdan bunun için de uzun bir süre hile aradım ve bu sorunu da hallettim ama hile oyunda bir atlamaya neden oldu ve ben bir yerde sıkışıp kaldım. Daha sonra da istemeden oyunu bitirdim. Bu yüzden şu aralar yeni Pokémonların olduğu başka bir oyunu oynuyorum. Maksat eğlenmek. Pokémon ile ilgili bir yazı da yakın bir zamanda gelecek.
  • Bugün 5 Temmuz ve ben Kastamonu’dan İstanbul’a yaklaşık iki haftalığına geldim. Fakat bu tatil diyebileceğim ziyaret az yazı yazmama neden olacak fakat yeni insanlarla tanışmama, uzun süredir görmediğim, yakın zamanda gördüğüm arkadaşlarla buluşmamı sağlayacak. Fakat dediğim gibi yazı konusunda benden çok yüksek bir performans beklemeyin. Belki 2-3 yazı yazarım bu süre boyunca.
  • Yaklaşık 7 saat süren yolculuğum boyunca Modern Sabahlar podcasti dinledim. PSP’de film ve Pokémon oyunu olmasına rağmen sıkılmadan saatlerce arka arkaya dinledim (ablam :D ). Otobüsteki çocukların (özellikle arkamda oturan o iblis yok mu!) pek çok kişiyi sinir ettiğine şahit oldum. Genellikle gürültü yoluyla yayılsalar da arkamdaki iblis gerek koltuğu sallaması, gerek mırıldanması, gerek camın kenarından elini uzatması, gerekse orama burama çarpmasıyla beni sinir etti. Ağzının ortasına çarpmak istedim. Şiddete yönelim bu işte. İnsanların cinnet geçirebilmesini artık olağan karşılıyorum.
  • Bu yolculuktaki iblisler bana iki fikir verdi. İlki arabam olmadan velet yapmamam gerektiği ikincisi ise otobüs yolculuklarının ne kadar itici olduğunun tekrar iğneleyici bir şekilde kafama sokulmasıydı. Neyse ki gelecek seneler 1 ay tatilim olacağından (TOBB ETÜ’de okuduğumu hatırlatıyorum. Daha fazla bilgi için Google’da TOBB ETÜ ve Ortak Eğitim diye aratabilirsiniz) hızla tatil yörelerine (belki yurtdışına) kaçmayı planlayacağımdan pek çok dertle uğraşmayacağım.
  • İstanbul’u özlemişim ama çok değil. Eskisi kadar beni büyülemediğini fark ettim. Ankara’da yaşamamdan dolayı böyle oldu herhalde. İzmit’te verdiğimiz mola (4.5 saat molasız gittik) beni tekrar nemli sıcak ile karşı karşıya getirdi. Gerçekten bunaltan bir hava. İstanbul’da yaşamak benim için çok kolay olmayabilir (2 günde alışırım siz bakmayın bana). Buradan bu interneti sağlayan “aslancimbom”a teşekkür ederim. Kotalı olup olmadığını bilmediğimden torrentleri çalıştırmayacağım. Bu da minnet göstergem.

Sivrisineklerle uğraşmaya gidiyorum okuyucu. Sıcak buralar…

Taraf Gazetesi (!)

3 yorum

taraf_logooHemen baştan diyeyim, bu yazıda o meşhur belgeden falan bahsetmeyeceğim. Basının objektifliğinden, bunun zorunluluğundan ve demokratik olarak düşünce özgürlüğüne değineceğim. Ona göre okuyup okumayacağınıza karar verin. Sonra okuyup da bana küfür etmeyin diye diyorum bunları. Zamanınızı boşa harcamayın diye değil. Zaten günün önemli bir kısmını herkes boşa harcıyor.

Ülkemizde (Dünya basını beni çok ilgilendirmiyor ama onların da çok farklı olduğunu düşünmüyorum) basın çalışanları görevlerini tam anlamıyla yerine getirmiyorlar. Tabii burada basın çalışanlarından kastım gazeteciler, yazarlar, yöneticiler bile dahil edilebilir (bundan sonra basılı için yazı yazanların tamamı için gazeteci diyeceğim). Yazılı materyalin içeriğine etki edebilen herkes sorumluluğunu bilmelidir. Yazılı kuralları olmadığı için herkes kendini gazeteci olabilir sanıyor. Sanıyorum ilk hata da burada başlıyor. Başta imla hatalarıyla başlayan bu serüven, ilerledikçe çok büyük ideolojik hatalar ile etkisini gösteriyor. Bu uç bir örnek. Burada sadece kendi yazı yazmaması gereken kişilerin yazar olması durumu var. Fakat bundan çok daha vahim durumlar söz konusu.

hesaid_pressYazılı basının propaganda aracı olarak kullanılması belki de bu sektörün yapabileceği en kötü şey. Hipokrat yemini gibi bir şey olmadığından -ki olsa da hiçbir şeyi değiştireceğini sanmıyorum- herkes kendi kurallarına göre hareket edebiliyor. Okuyucunun çıkarları değil, daha çok para verenin çıkarları düşünülüyor. Daha fazla para için demokrasi çarpıtılıyor, siyasetçiler karalanıyor, insanlara yanlış ithaflarda bulunuyor hatta saçma sapan bir futbolcunun transfer haberi çıkıyor. Oysa gazetecinin doğru haberi, doğru önem sırasına göre vermesi gerekiyor. En büyük puntoyla 3. sayfa haberini verirlerse satışları düşer tabii. Bunun gibi olayların nedeni sanırım gazetecelik bölümü mezunlarının değil işe yeter görünenlerin çalıştırılması. Bugün pek çok köşe yazarı siyasal bilimler fakültesinden mezun oluyor, gazete yazarlığı hakkında eğitim görmüyor. Benzer durum muhabirler için de geçerli. Gazeteciliğe ilgili olan çok kötü olmayan yazan pek çok gencin en azından bir yazısı gazetede yayınlanıyor. İşte bu seçiciğilin azalması doğal olarak kaliteyi de düşürüyor. Sadece kalifiye eleman çalıştırmak başarılı olmak demek değil ama etiklere uymak şart.

Yukarıda bahsettiğim çalışanın kalifiyeliğinin dışında yöneticilere de iş düşüyor. Tüm gazetelerin aynı olması gerekmiyor fakat tüm gazetelerin doğru haberi gerçek şekilde, haber kısmında yorumsuz ve tarafsız olarak belirtmesi gerekiyor. Farklılıkları ise gerek tasarım, gerek baskı gerekse köşe yazarları (ekler, bölümler, yazı dizileri vs…) gibi objektifliğin gerekmediği, tersine sübjektif olmanın istendiği bölümlerle yaratmaları gerekiyor. Fakat burada da eğer bir görüşe yorum hakkı tanılıyorsa karşı görüşüne de, bir suçlama yapılıyorsa suçlanana da söz hakkının verilmesi gerekiyor. Yani kişisel görüşlerin bulunduğu noktalar dışında mutlak objektiflik.

Taraf gazetesini alıp okumadım. Tavrı nasıl bilmiyorum. Fakat bir gazetenin tarafsızlığını öne çıkarması bana çok saçma geliyor. Bu yazıyla hem basın ile ilgili görüşlerimi hem de gazetenin adıyla ilgili yorumlarımı belirtme fırsatı verdikleri için onlara teşekkür ediyorum.

Üç Film Daha

2 yorum

Dün de üç film izlemiştim. Dün tüm filmleri izledikten sonra yazmaya başlamıştım. Şimdi ise daha ilk filmi izledim ama diğerleri de belli. Şimdi yazmaya başlayayım diğerlerini de izledikten sonra yorumlarım. Bu yazıyı öğleden önce yazıyorum oradan düşünün. Bugünkü filmlerin süreleri de dünkülere göre daha uzun. Hemen filmlere geçeyim.

He’s Just Not That Into You

he_s_just_not_that_into_you_movie_image_jennifer_connelly__jennifer_anistonBen bu filmi “çıkma” üzerine kurulmuş ağırlıklı olarak komedi olan bir film olarak düşünüyordum. Facebook’ta ilk 2-3 dakikasının videosu dolaşıyor, izlediyseniz beni gibi düşünmüş olabilirsiniz. Fakat film hiç de beklediğim gibi değilmiş. Yıldızlar geçidi denebilecek halde olmasının yanısıra filmin romantik özelliği daha ağır basıyor. Film iki saat sürüyor. Klasik romantik-komedi (pek komik bir kısmı yok bu filmin) film süresini aşıyor. Fakat bu filmde birden çok ilişki işlendiği için daha hızlı ve geçişken bir anlatım söz konusu. Daha önce de belirttiğim gibi romantik içerikli filmleri az dozda almak bana daha çok yarıyor. Fakat bu filmin daha çok “happily ever after” yani evlilik konusuyla ilgilenmesi ilgimi çekti. Filmin son otuz dakikası benim film hakkındaki görüşümü değiştirdi. Hele en sonunda The Cure çalınca çok güzel oldu. İzlenmesi gerekmiyor, çok akıcı biz izlenişi yok. Ayrıca bu filmi tercihen kız/erkek arkadaşınız ile izlememenizi tavsiye ederim. İlişkinizi sorgularsınız falan, bir sorun çıkar sonra.

Knowing

knowingKnowing’den bahsedildiğini duymuştum. Fakat konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Daha çok özel efektleri beğenilse de bence o kadar da müthiş değillerdi. Açıkçası film ile ilgili spoiler vermek istemiyorum. Fakat genel olarak ortalama bir film diyebilirim. Çok fazla aksiyon yok. Çok sıkıcı değil. Oyunculuk fena değil. İlginç kısımları var. Filmi izlemeyenler buradan sonrasını okumayabilirler. Okusalar da anlamayabilirler. Filmin sonundaki güneş ile ilgili olay gerçekten var. Filmde gösterildiği gibi olmayacak olsa da sonuçları aynı olacak. Bu tehlike daha önceden tespit edilemiyor. Korunmak için yapılabilecek bir şey yok. Dünya’nın manyetik alanı büyük ölçüde korusa da direkt olarak Dünya’yı hedef alan bir parlama durumunda kurtuluşumuz yok. Fakat bu oldukça düşük bir olasılık. Zaten elimizden de korunmak için bir şey gelmiyor.

Angels & Demons

angels-and-demons-17861Bolca kitap okuyan biri olarak Dan Brown okumamam imkansız gibi bir şeydi. Tüm kitaplarını okudum hatta o kadar hızlı okudum ki detaylarını hatırlamıyorum. Bu yüzden bu film bana iyi geldi. Tekrar kitabı okumama gerek kalmadı demiyeceğim tabii ki! Bir kitabı 2-3 kere okumak bana eğlenceli geliyor çünkü. Aynı şey bazı filmler için de geçerli. Star Wars serisi mesela. Fakat bu film için geçerli değil. Bir daha izlemeyeceğimi bildiğimden film biter bitmez sildim. Yanlış anlamayın film o kadar da kötü değil. Hatta biraz iyi bile denebilir. Da Vinci Code’u da izledim ama filmini de hatırlamıyorum. Açıkçası bu filmler beni çok açmıyor. Senaryonun kalitesi belli. Oyuncular iyi. Ewan McGregor var bir kere! Rolünü de iyi oynamış. Mekanlar çok iyi. Pek çok yer replika olsa da bu replikaları yapmak bile uzun zaman almıştır. Adam yolunu heykellerden buluyordu değil mi? Filmin ve kitabın adı oradan geliyormuş yeni farkettim. Ayrıca bu anti-matter mevzuu da yanlış gösteriliyor valla. LHC deneyi de bence yanlış gösterilmiş. Tamam çok bilgim yok ama arayüzün öyle olmadığını, terabaytlarca veri alınacağını ve bunun incelenmesinin yıllar alacağını biliyorum. Ayrıca maddeye kütlesini veren şeyin anti-madde değil Higgs parçacığı olduğunu da biliyorum (varlığı kanıtlanmamış olsa da). Fiziği bırakıp filme geri dönecek olursam bu filmi izlemeniz gerektiğini söyleyebilirim. Kalitesinden değil sadece çok bahsedileceğinden dolayı. En azından izlemesi kolay, çok sıkmıyor.

Bonus : Kitap Filmleri Neden Olmuyor?

Kitap filmleri kitleleri tatmin edemiyor. Daha çok kitabı okumayan kitleleri etkiliyor. Peki neden? Sizi bilmem ama ben kitap okurken okuduklarımı kafamda canlandırıyorum (hadi hadi biliyorum sen de yapıyorsun aynı şeyi). Tabii benim canlandırdıklarımla filmdekiler birbiriyle uyuşmuyor. Hatta filmde kitaptaki bazı kısımlar olmayabiliyor. Fanatizm haline getirilmiş kitaplarsa (örneğin Lord of the Rings) izleyici kolay kolay tatmin olmuyor. Ama dediğim gibi asıl neden hayal dünyalarının farklılıkları (biz ayrı dünyaların insanıyız).

Çizgi roman filmleri tutuyor ya diyeceksiniz. Evet, tutar. Çizgi roman kitap gibi değil. Hayal gücünüzle bir şey yaratmanız gerekmiyor zira her şey size sunulmuş. Bazıları konusundan çok resimli olduğu için seviyor bazıları ise konularını ilginç buluyor. Fakat şu bir gerçek ki çizgi romanlar kitaplar kadar kafanızı çalıştırmıyor (Clark doğru değil mi ama?). Fakat arkasında yatan konuların da ustaca yaratıldığını unutmamak gerekir. Bunun gibi sebeplerden dolayı çizgi roman filmleri pek çok okuyucuyu tatmin eder (istisnalar yok değil).

Üç Film Birden

3 yorum

Daha önce bir yerlerde bahsetmiştim. Dizi izlemekten film izlemiyorum demiştim. Şeytanın bacağını kırmak amacıyla bugün oturdum film izledim. 6-7 bölüm dizi de izledim. Boğazım şiş, başım ağrıyor o yüzden tüm gün oturdum. Filmlere geçeyim. İzleme sırasıyla veriyorum.

X-Men Origins: Wolverine

xmen_origins_wolverine_2_fullDün Mehmet bana özel kısa bir gösterim yaptı. Filmin ilk dakikalarını görünce izlemenin faydalı olacağını düşündüm. Çizgi roman işine pek ilgim olmadığından süper kahramanları ve takımlarını falan düzgün bilmiyorum. Mesela Gambit X-Men’de vardı ama olayı neydi hatırlamıyorum. Filmi bir daha izlemem lazım. Eskiden X-Men çizgi filmi de vardı. Onu da düzgün izlemiyormuşum demek ki. Zaten Örümcek Adam çizgi filmindeki uzaydan gelen şeyli Örümcek Adam beni korkuturdu. Filme dönecek olursam kaliteli bir süper kahraman filmi olduğunu söyleyebilirim. Basit senaryo, iyi işleme ve bir dolu görsel efekt. Bu formülle kötü film yapmak çok zor. Zaten daha önce kendini kanıtlamış oyuncular ve yapımla başarılı olacağı belliydi. Film yayınlanmadan önce sızmıştı. Bu versiyonda özel efektlerin tamamlanmadığı söyleniyordu. O versiyon varsa onu izlemeyin tekrar indirin.

Osmanlı Cumhuriyeti

osmanli-cumhuriyeti_3

Osmanlı Cumhuriyeti’ni fragmanlarıyla tanıdık. Fragmanlarda kültür şoku yaşayan bir padişah vardı. Komik olabilir gibi gelebiliyordu. Fakat film bana beklediğimi vermedi. Komedi beklerken romantik drama tadında bir film buldum. Klişelerle dolu, sıkıcı mı sıkıcı. Gani Müjde bana hitap etmiyor. Yönetmenliği çok rahatsız etmedi de senaryo değerlendirilememiş. Pek çok mantık hatası var, komedi olarak başlanılmış sonradan türü değiştirilmiş gibi. Yorumları okumamıştım. Aslında yorum okumamak ön yargı oluşmasını engelliyor. Fakat bu filmi gerçekten izlemesem de olurmuş. Ata Demirer var diye izledim diyebilirim. Fragmandaki sahnelerin bazılarının da çıkarıldığı gözümden kaçmadı. Belki DVD için materyal saklıyorlardır.

Confessions Of A Shopaholic

CONFESSIONS OF A SHOPAHOLICEn son izlediğim film de Confessions of a Shopaholic. Romantik komedi tadında olmuş. New York’ta geçen moda dünyasına ucundan dokunan filmler ve diziler otomatikman başarılı oluyor herhalde. Gossip Girl ile yeteri kadar gözüme sokulsa da bu filmdeki moda anlayışı daha değişikti. Bu cümlelerden modayla ilgilendiğim anlaşılmasın. Hiç alakam olmaz. Sadece birkaç yerde görüyorum ondan bahsedeyim dedim. Romantik komedi izlemek genelde keyifli oluyor. Bu film de eğlenerek izlenecek bir film. Osmanlı Cumhuriyeti’nde bulamadığım eğlenceyi bu filmde buldum. Romantizmin etkisini de unutmamak lazım. Böyle filmleri az dozda alıyorum, yoksa ruhsal açıdan kötü etkileri olabilir. Bu filmi izlemek bir şey kazandırmayacak fakat keyifli zaman geçireceksiniz. Mutlaka izlemeniz gerekmiyor o yüzden. Başka alternatifler arasında öne çıkabilir (ruh hali ve grupluysa gruba bağlı)

Powered by WordPress Web Design by SRS Solutions © 2010 Onur Baykal Şahsi Blog Design by SRS Solutions