90′larda büyüyen nesillerin aklına gelecek şeylerin pek çok bugün o kadar dandik gözüküyor ki! O günlerrde dinlenen pop müzik bahsettiğimin en iyi örneği. Gerek saç modelleri gerekse müziksel açılımlar gerçekten çok kötü. O yıllar modaymış demek ki (modadan anlasaydım eşcinsel olurdum!). Burak Kut diyorum başka bir şey demiyorum. Fakat o yıllardan mutluluk ve memnuniyetle hatırladığım şeyler de var. Çocukluğumu 90′larda yaşadığımdan dolayı aklımda kalan şeyler hep bizden önceki nesillere ait. Şirinler, Tom&Jerry, Bugs Bunny… Fakat bizim nesile ait olan bir efsane var. Pokémon! Pokémon’a o çocuk yıllarımda ayırabildiğim tüm kaynakları sarfetmiştim. Oyun kartları, oyunlar, filmler, diziler… O yıllarda diziyi televizyonda izliyorduk. Oyunlar da gameboy için ve siyah-beyaz (ve 150 Pokémon var. Bu konuda oldukça fanatiğim. Yenilerine alışamadım. Şu
sıralar renkli Gameboy oyununu oynadığımdan yeni iblisleri görüyorum. Sanırım yavaş yavaş alışıyorum da. Fakat bu benim fanatizmimi zerre azaltmıyor. Yeni Pokémonları beğenmeme nedenlerim ise belli. İsimlerinin dandik olması, çizimlerinin bana itici gelmesi. Bu iki neden yüzünden alışamadım. Fakat güçleri daha iyi dağıtılmış). Hatırladığım kadarıyla bilgisayarım için bir Gameboy emülatörü bulmuştum. Pokémon Red ve Blue vardı. Tüm gün o siyah-beyaz oyunu oynuyordum. Oldukça ilerlemişim fakat yeterli İngilizcem olmadığından bir yerde takılmışım. O yaz Alanya’da Erol diye bir çocuk vardı. Elinde Gameboy vardı, Pokémon oyununu oynuyordu. Sanırım annesi Türk babası İngilizdi. Çocuk İngilizce konuşuyordu. O sınırlı İngilizcem ile derdimi anlatmaya çalışmıştım. Hatta büyüklerden yardım da almıştım fakat istediğim cevabı alamamıştım. Sanırım bu anım benim İngilizcemin bu hallere gelişmesinde katkısı var. Şimdi olsa çatır çatır sorarım yani
. Sonra öğrendim ki o takıldığım yerdeki adama bir tane eşya verilecek. O takılmadan sonra tekrar böyle oynadım mı hatırlamıyorum. Arkadaşlarla evlerde toplanıp oynuyorduk o derece. Pokémon dizisi sanırım iki yıl
yayınlandı. Hala Digiturk’te yayınlanıyor da eskiden atv veriyordu yanlış hatırlamıyorsam. Onlar da 1 veya 2 sene yayınladılar. Kaç sene yayınlandığını tam bilemediğim için net bir şey diyemeyeceğim ama bir yıl sabahçı bir yıl öğlenci oluyorduk sanırım o yıllarda. Kadri Suyabakan yeni yapılıyordu. Öğlenciyken eve hemen varmak gerek yoksa izlenemiyor. Çok bölüm kaçırdım o yüzden. Yolda oyalanırken çok zaman kaybederdik. Daha sonra da ne oldu hatırlamıyorum ama bir şekilde bıraktım veya bitirildi. Dediğim gibi tam net hatırlamıyorum.
O yıllarda pek çok çocuk gibi ben de Pokémon’u takıntı haline getirmiştim. Aramızda konuşuyormuyduk bilmiyorum ama okul dışındaki zamanımın çoğunu Pokémona harcıyordum. Benim gibi pek çok çocuk da varmış (şimdi öğreniyoruz). Tabii ben sakin sakin izleyen, eğlenen tiptim. Fakat manyakça izleyen çocuklar da vardı. Kendilerini Pokémon sanıp camdan atlayan bir velet olduğunu hatırlıyorum(bugünlerde de sihirli dizileri izleyip sinir krizi geçiren ve geçirten (ailesine) çocuklar varmış. çok da farklı değil. diziyle değil de çocukla alakası var daha çok). Dizi içinde bir miktar şiddet de olması, Pokémon’un başarısının yok edilmek istenildiği her durumda kullanıyordu. Aileler uyarılıyor, okullarda Pokémon ürünleri yasaklanıyor (bundan tam emin değilim)… Ne oldu hatırlamıyorum ama o akıntı duruldu.
Geçenlerde tekrar Pokémon oyununu buldum. Zaten lisedeyken bir ara oyunu tekrar bitirmeye kalkışmıştım. Şimdi de tam renkli versiyonları oynuyorum. Bir tanesini bitirdim. O eski oyunların renkli yeniden yapımıydı. Şimdi ise tamamen yeni bir oyunu oynuyorum. Yeni Pokémonlar, yeni karakterler, yeni bir harita vs. gibi özellikler var. Bu oyunlar bana Pokémon’un eğlenceli olduğunu tekrar hatırlattı (Pokémon’un Gameboy oyunu çok tuttuktan sonra dizisi çekilmişti). Pokémon’u arızalı bir dönemde kullandığımız terapi gibi değil de eğlenceli bir şey gibi hatırlayalım, hatırlatalım. Güzel günlerdi onlar…
Hemen baştan diyeyim, bu yazıda o meşhur belgeden falan bahsetmeyeceğim. Basının objektifliğinden, bunun zorunluluğundan ve demokratik olarak düşünce özgürlüğüne değineceğim. Ona göre okuyup okumayacağınıza karar verin. Sonra okuyup da bana küfür etmeyin diye diyorum bunları. Zamanınızı boşa harcamayın diye değil. Zaten günün önemli bir kısmını herkes boşa harcıyor.
Yazılı basının propaganda aracı olarak kullanılması belki de bu sektörün yapabileceği en kötü şey. Hipokrat yemini gibi bir şey olmadığından -ki olsa da hiçbir şeyi değiştireceğini sanmıyorum- herkes kendi kurallarına göre hareket edebiliyor. Okuyucunun çıkarları değil, daha çok para verenin çıkarları düşünülüyor. Daha fazla para için demokrasi çarpıtılıyor, siyasetçiler karalanıyor, insanlara yanlış ithaflarda bulunuyor hatta saçma sapan bir futbolcunun transfer haberi çıkıyor. Oysa gazetecinin doğru haberi, doğru önem sırasına göre vermesi gerekiyor. En büyük puntoyla 3. sayfa haberini verirlerse satışları düşer tabii. Bunun gibi olayların nedeni sanırım gazetecelik bölümü mezunlarının değil işe yeter görünenlerin çalıştırılması. Bugün pek çok köşe yazarı siyasal bilimler fakültesinden mezun oluyor, gazete yazarlığı hakkında eğitim görmüyor. Benzer durum muhabirler için de geçerli. Gazeteciliğe ilgili olan çok kötü olmayan yazan pek çok gencin en azından bir yazısı gazetede yayınlanıyor. İşte bu seçiciğilin azalması doğal olarak kaliteyi de düşürüyor. Sadece kalifiye eleman çalıştırmak başarılı olmak demek değil ama etiklere uymak şart.
Ben bu filmi “çıkma” üzerine kurulmuş ağırlıklı olarak komedi olan bir film olarak düşünüyordum. Facebook’ta ilk 2-3 dakikasının videosu dolaşıyor, izlediyseniz beni gibi düşünmüş olabilirsiniz. Fakat film hiç de beklediğim gibi değilmiş. Yıldızlar geçidi denebilecek halde olmasının yanısıra filmin romantik özelliği daha ağır basıyor. Film iki saat sürüyor. Klasik romantik-komedi (pek komik bir kısmı yok bu filmin) film süresini aşıyor. Fakat bu filmde birden çok ilişki işlendiği için daha hızlı ve geçişken bir anlatım söz konusu. Daha önce de
Knowing’den bahsedildiğini duymuştum. Fakat konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Daha çok özel efektleri beğenilse de bence o kadar da müthiş değillerdi. Açıkçası film ile ilgili spoiler vermek istemiyorum. Fakat genel olarak ortalama bir film diyebilirim. Çok fazla aksiyon yok. Çok sıkıcı değil. Oyunculuk fena değil. İlginç kısımları var. Filmi izlemeyenler buradan sonrasını okumayabilirler. Okusalar da anlamayabilirler. Filmin sonundaki güneş ile ilgili olay gerçekten var. Filmde gösterildiği gibi olmayacak olsa da sonuçları aynı olacak. Bu tehlike daha önceden tespit edilemiyor. Korunmak için yapılabilecek bir şey yok. Dünya’nın manyetik alanı büyük ölçüde korusa da direkt olarak Dünya’yı hedef alan bir parlama durumunda kurtuluşumuz yok. Fakat bu oldukça düşük bir olasılık. Zaten elimizden de korunmak için bir şey gelmiyor.
Bolca kitap okuyan biri olarak Dan Brown okumamam imkansız gibi bir şeydi. Tüm kitaplarını okudum hatta o kadar hızlı okudum ki detaylarını hatırlamıyorum. Bu yüzden bu film bana iyi geldi. Tekrar kitabı okumama gerek kalmadı demiyeceğim tabii ki! Bir kitabı 2-3 kere okumak bana eğlenceli geliyor çünkü. Aynı şey bazı filmler için de geçerli. Star Wars serisi mesela. Fakat bu film için geçerli değil. Bir daha izlemeyeceğimi bildiğimden film biter bitmez sildim. Yanlış anlamayın film o kadar da kötü değil. Hatta biraz iyi bile denebilir. Da Vinci Code’u da izledim ama filmini de hatırlamıyorum. Açıkçası bu filmler beni çok açmıyor. Senaryonun kalitesi belli. Oyuncular iyi. Ewan McGregor var bir kere! Rolünü de iyi oynamış. Mekanlar çok iyi. Pek çok yer replika olsa da bu replikaları yapmak bile uzun zaman almıştır. Adam yolunu heykellerden buluyordu değil mi? Filmin ve kitabın adı oradan geliyormuş yeni farkettim. Ayrıca bu anti-matter mevzuu da yanlış gösteriliyor valla. LHC deneyi de bence yanlış gösterilmiş. Tamam çok bilgim yok ama arayüzün öyle olmadığını, terabaytlarca veri alınacağını ve bunun incelenmesinin yıllar alacağını biliyorum. Ayrıca maddeye kütlesini veren şeyin anti-madde değil Higgs parçacığı olduğunu da biliyorum (varlığı kanıtlanmamış olsa da). Fiziği bırakıp filme geri dönecek olursam bu filmi izlemeniz gerektiğini söyleyebilirim. Kalitesinden değil sadece çok bahsedileceğinden dolayı. En azından izlemesi kolay, çok sıkmıyor.
Dün Mehmet bana özel kısa bir gösterim yaptı. Filmin ilk dakikalarını görünce izlemenin faydalı olacağını düşündüm. Çizgi roman işine pek ilgim olmadığından süper kahramanları ve takımlarını falan düzgün bilmiyorum. Mesela Gambit X-Men’de vardı ama olayı neydi hatırlamıyorum. Filmi bir daha izlemem lazım. Eskiden X-Men çizgi filmi de vardı. Onu da düzgün izlemiyormuşum demek ki. Zaten Örümcek Adam çizgi filmindeki uzaydan gelen şeyli Örümcek Adam beni korkuturdu. Filme dönecek olursam kaliteli bir süper kahraman filmi olduğunu söyleyebilirim. Basit senaryo, iyi işleme ve bir dolu görsel efekt. Bu formülle kötü film yapmak çok zor. Zaten daha önce kendini kanıtlamış oyuncular ve yapımla başarılı olacağı belliydi. Film yayınlanmadan önce sızmıştı. Bu versiyonda özel efektlerin tamamlanmadığı söyleniyordu. O versiyon varsa onu izlemeyin tekrar indirin.
En son izlediğim film de Confessions of a Shopaholic. Romantik komedi tadında olmuş. New York’ta geçen moda dünyasına ucundan dokunan filmler ve diziler otomatikman başarılı oluyor herhalde. Gossip Girl ile yeteri kadar gözüme sokulsa da bu filmdeki moda anlayışı daha değişikti. Bu cümlelerden modayla ilgilendiğim anlaşılmasın. Hiç alakam olmaz. Sadece birkaç yerde görüyorum ondan bahsedeyim dedim. Romantik komedi izlemek genelde keyifli oluyor. Bu film de eğlenerek izlenecek bir film. Osmanlı Cumhuriyeti’nde bulamadığım eğlenceyi bu filmde buldum. Romantizmin etkisini de unutmamak lazım. Böyle filmleri az dozda alıyorum, yoksa ruhsal açıdan kötü etkileri olabilir. Bu filmi izlemek bir şey kazandırmayacak fakat keyifli zaman geçireceksiniz. Mutlaka izlemeniz gerekmiyor o yüzden. Başka alternatifler arasında öne çıkabilir (ruh hali ve grupluysa gruba bağlı)