Bu aralar bu film taktım. Neredeyse her gün en az bir kere izliyorum. Filmi daha önce yorumladım aslında ama hayatıma bir paragraflık bir filmden çok daha fazla etki ettiği için yeniden bir yazı yazmayı uygun gördüm. Yaklaşık olarak bir haftada beş defa izledim filmi. Soundtrack yüzünden mi, eğlenceli işlenişi yüzünden mi yoksa 60ların ruhu yüzünden mi bilemiyorum ama gördüğünüz üzere filmi tekrar tekrar izletecek bir çok sebep var (bence). Tabii artık o kadar çok izledim ki filmi açıp başka işlerle de uğraşabiliyorum. Zaten arada kısa kısa sıkıcı sahneler var, onları da atlamaktan geri kalmıyorum. Belki filmin bütünlüğünü bozuyor ama bu konuda da söyleyeceklerim var o yüzden kendimce geçerli bir kapak buldum diyebilirim.
İstisna olarak bu yazı için kendimi biraz tekrar edebilirim. Sonuçta filmi biraz anlatmam gerekiyor. 1960larda İngiltere, Rock’n Roll’a ev sahipliği yapmış olsa da halen 24 saat yayın yapan pop (beatles-kinks pop olarak tanımlanıyor genelde) radyoları bulunmamakta. Fakat Kuzey Denizinde (İngiltere’nin jeopolitik konumuna göre düşünün) demirlemiş korsan radyo istasyonları bulunuyor. Gemiden yayın yapan bu radyo istasyonlarını halkın %50′si dinliyor. Filmde böyle söyleniyor en azından. İşin gerçeği bu değil. Korsan radyo istasyonları var, evet fakat neredeyse her türlü müzik çalan birden çok radyo istasyonu var. Hoş film zaten zamanı anlatan bir belgesel olmadığını belli ediyor, yönetmen de açıkça söylüyor. Hatta bu dönemi anlatan bir belgesel çekilmesini de önermiş. Kimsin sen arkadaşım öneri falan veriyorsun. Akşam akşam adamın asabını bozuyorsun.
Sinirlerimi yatıştırıp geldim okuyucu, kusura bakma. Şimdi sana söyle bir tavsiyem olacak, bu yazıyı hem dönemin ruhunu hem de filmin soundtrackini hissedebilmek için The Who – My Generation (http://fizy.com/s/15jr68) dinlemenizi tavsiye ediyorum. Hem filmin soundtrackinden bir parça hem de o dönemin ruhunu yansıtıyor. Dünyada artık dışlanmasalarda ülkemizde hala rock, metal dinleyen insanlar nedense farklıymış gibi görülüyor. Bu basmakalıp zihniyeti aşmak lazım. Duvarları yıkmak lazım. Tabii bunlar aktivist çözümlerle hallolacak şeyler değil. Zamanla, insanlarımız daha anlayışlı olmaya başladıkça olacak. Fakat ne kadar anlayışlı olmaya başladığımız konusu da tartışılır. Eğitimsizlik yüzünden değil, eğitimli öküzler dolanıyor her yerde. Derin konular bunlar. Filmden bahsediyordum ben burada ne oldu birden anlamadım.
Film dediğim gibi 60′ların sonlarına doğru İngiltere’de geçtiği için film müzikleri olarak rock, pop ağırlıklı. İngiliz sanatçıların da Amerikalıların da parçalarına yer verilmiş. Hatta dönemin dışına da çıkılmış daha sonra yapılan parçalara da yer verilmiş. Tabii filmde bir radyo olduğu için radyoda sadece dönemin şarkıları çalınıyor. Daha sonra yazılan parçalar film içinde radyo ile alakası olmayan yerlerde çalınıyor. Oradan bir yanlış anlaşılma olmasın. Filmde Radio Rock’ı takip ediyoruz. Başarılı bir kadrosuyla bir gemiden korsan yayın yapıyorlar. Tabii bu sonra başlarına dert de olmuyor değil. Gemide yaşamalarının bazı sınırlamaları var. Örneğin gemide kadın yaşamıyor. Haftanın bir günü herkes bir kişi çağırabiliyor. Zaten filmin başında da gemiye “Boat of Love” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Dönem itibari ile cinselliğin tavan yapmasının da etkisi var tabii.
Yukarıda filmin bazı kısımlarını atladığımı söylemiştim. Doğal olarak filmde korsan radyolar kapatılmaya çalışılıyor. Bu kısımları geçiyorum ben. Ben bu filmi bu kadar beğenmişken eleştirmenler ise beğenmemişler. Filmin süresini, konu anlatımını eleştirmişler. Film “The Boat That Rocked” adı altında İngiltere’de vizyona girmişti zaten. Amerika’da “Pirate Radio” adıyla vizyona girecek. Montajı tamamen farklı olacak. 20 dakikaya yakın rakip radyo bölümleri varmış. Belki onları da eklerler. Tabii böyle olunca büyük bir olasılıkla soundtrackte de ufak değişiklikler olur. Film genel hatlarıyla aynı olur fakat başka bir film haline gelir. Bu senenin sonuna doğru Pirate Radio da vizyona girecek. Onu da izlemek için sabırsızlanıyorum açıkçası. Yönetmenin daha önce başarılı romantik komediler çektiği düşünülürse bu filmin başarısız olması gibi bir durum söz konusu olmamalı.
Son sözlerime geliyorum artık okuyucum. Bu film müziğin insan hayatındaki etkisi açısından (dostluklar olsun, düşmanlıklar olsun) oldukça başarılı bir açılımı var. Radyodaki DJ’lerin hepsinin kişilikleri var. Sıradan karakterler değiller. Film için de emek harcandığı belli. Dönemin modası, eşyaları ve en önemlisi plakları ve kasetleri ayarlanmış. O dönemin ruhunu gerçekten iyi yansıtıyor. Güldürüyor, düşündürüyor hatta gözleri doldurabiliyor bile. Filmin bu hali 2 saat sürüyor. İzleyin, bir şey kaybetmezsiniz. İyi zaman geçireceğinizi de ben garanti ediyorum. Eğlenceli müzikler de cabası. Filmden sonra soundtracki bulursanız yeni müziklere de yelken açabilirsiniz. Ben bu yazıyı yazarken soundtracki dinliyordum zaten. Okurken de dinlenilmesi bende yarattığı etkiyi sizde yaratabilir.
Filmleri yorumlamaya başlamadan önce sanırım bir seferlik de olsa size bu filmlerin yorumlarını dinleme olanağı sunuyorum. Aşağıdaki oynatıcıdan deneme amaçlı yaptığım podcasti dinleyebilirsin. İçerik olarak buradaki filmlerden bahsettim. Dinlemenizi öneriyorum işime gelirse bundan sonraki film yorumlarını sesli hale getirebilirim. Şimdilik ikisi bir arada fakat bundan sonra biri gidecek diğeri kalacak. Haberiniz olsun. Hatta video şeklinde çekip filmlerden görüntüler veya resimler de koyabilirim.
Wicker Park
Aşka inanmayan bir insansanız bu filmi izlemeyin bence. Bu filmin ana teması aşk. Hatta öyle sıradan aşklardan da değil, büyülü müyülü aşklardan. Film bu yüzden biraz sıkıcı. Aslında işleniş olarak da biraz sıkıcı denilebilir. Hala şu flashback işini düzgün beceremeyen yönetmenler var ortalıkta. Film 2004 yapımı fakat filmdeki insanlar teknolojiden nasiplerini almamışlar sanırım. Evet, aşk filmindeki teknolojiye takıldım. Ne var bunda? Film sıkıcıydı işte
. Büyük bir aşkın bir insan tarafından nasıl engellenebileceğini birinci gözden gösteriyor film bize. Ufak detaylar serpiştirilmiş bu filme. O detaylardan filmi daha önce de çözebiliyorsunuz. Yönetmenlerin sevdiği şekilde çekilmiş yani filmin sonu filmin başında var. Tekrar izletmeyi seviyorlar veya montaj sırasında çok izledikleri için sıyırıyorlar biraz. Film bana sıkıcı geldi. Tavsiye etmiyorum.
What Happens In Vegas
What happens in Vegas, stays in Vegas diye bir deyiş vardır. Yani Vegas’ta kafana göre takıl dışarı laf sızmaz bizden. Amerikalılar gerçekten de bu dediklerini yaparlar. Zaten Amerikan topraklarında Vegas dışında kumar oynamak yasaktır. Tüm ülke buraya kumar oynamak ve iyi vakit geçirmek için akın eder. Zaten Vegas’ı televizyondaki dizilerden yeteri kadar tanıyoruz. Bu film de bizi Vegas turuna çıkartmıyor zaten. Vegas’ta geçen her filmde olduğu gibi bu filmde de Vegas’ta bir evlilik söz konusu. Senaryoyu podcastte anlatmıştım biraz çok merak ediyorsanız oradan dinleyebilirsiniz. Konuşmak yazmaktan daha kolay ve daha eğlenceliymiş bunu da fark ettim. Film bir romantik komedi. Eğlenceli, komik. Süresi uzun değil. Yönetmen saçma sapan işlere girişmemiş adam gibi çekmiş. Eğlendireceğini tahmin ediyorum. Eğlenmek istiyorsanız da tavsiye ediyorum.
Road Trip
2000′de çekilmiş filmin burada ne işi var? Siyah beyaz film yorumları da yaparım bu gidişle. Gerçekten bu kadar az zamanda bu kadar büyük farkların oluşması bana ilginç geldi. Filmi anlatayım bu konuya dönebilirim yer kalırsa. Pek de sıkıcı olmayan ortalama kalitede bir Amerikan kolej komedisi. Evet bahsettiğim konuya dönecek olursam, bugünlerin Amerikan gençlik filmleri ile bu film çok farklı yerde. Herhalde bir dönemde ne tür müzik dinleniyorsa o dönemin tarzı da o müziğe yaklaşıyor. Bu film de 90ların etkisinden pek kurtulamamış. Amerikan üniversitelerinin bu filmdeki hali yine de biraz abartılmış olsa da gerçeğe daha yakın. Belki o dönemde Amerikalılar sekse tam dönüş yapmamışlardır ondandır. American Pie çok daha farklı tabii. Zaten o bir klasik. Bu film de izlenebilir tabii. Kısmen eğlenceli. Oh son olarak; uzun mesafeli ilişkilerin yürümediğini unutmayın.
Road Trip Beer Pong
Dokuz yıl ileri sarıyoruz. Yukarıda anlattığım filmin devamı bu film. Beer Pong oyunu üzerine kurulmuş. İlk filmden bir karakter de var ama ana karakterler tamamen farklı. İyi de olmuş. Beer Pong’u da anlatayım biraz. Plastik bira bardakları Bowlingdeki lobutlar gibi diziliyor. Uzunca bir masada karşılıklık olarak. Pingpong topu ile bu bardakları tutturmaya çalışıyorsunuz. Birkaç ufak kuralı daha var. Film genel olarak bunun üzerine kurulu oh bir de seks tabii ki. Çok fazla çıplaklık olmasa da Amerikan gençlik filminde mutlaka seks işleniyor. İlk film kadar eğlenceli gelmedi bana. Hatta biraz da amatörce geldi. Tabii ki milyon dolarlık bir film ama sadece ev sineması sonuçta. Bir yere kadar. Bu filmi tavsiye etmiyorum.
Get Thrashed
Rock ve Metal müzik belgeselleri gerçekten iyi zaman geçirmemi sağlıyor. Bu güne kadar 4 metal belgeseli izleyip konuşuyorum tabii ama zaten ortalıkta kaç tane metal belgeseli var ki zaten. Bu belgesel farklı olarak Thrash Metal’i konu alıyor. 80′lerde başlayan bu akımı dönemi yaşamış kişilerle birlikte inceliyorlar. Film çok profesyonel değil ama yine de o ruhu taşıyor. Thrash Metal’in eskisi gibi de olmadığı düşünülürse bir geriye dönüş maiyeti de taşımıyor değil. Grupların çoğunun yakın yerlerden çıkması, bu yerlerde kendi parti ortamlarının da olması rastlantı değil bence. Bu ay Blue Jean dergisi veriyordu bunu. Torrentlerde de bulunabilir ama çok yaygın değil. Müzik türüne ilgi duyuyorsanız tavsiye ediyorum.
Vanilla Sky
New In Town
The Boat That Rocked
Role Models
Vanilla Sky
Bu filmi pek çok kişi izlemiştir. Büyük bir olasılıkla Tom Cruise yüzünden. Aslında öyle çok da abartılacak bir film değil. Konusu biraz ilginç aslında. Ben filmi aksiyon filmi sanıyordum. Keşke öyle olsaydı. Tom Cruise’u akiyon filmlerinde göreyim, suratını az göreyim. Çok affedersiniz ama yavşak yavşak sırıtıyor. Yersiz yerlerde hem de. Bu filmde böyle en azından. Tabii bu gülümseme kısmını beğenenler de yok değil. Film iki saat sürüyor. Dram olarak başlayıp bilim kurgu olarak bitiyor. Tabii izlemediyseniz bu laf kafanızda soru işaretleri oluşturacaktır. Filmin son 30 dakikasında olayları yavaş yavaş anlamaya başlıyorsunuz. Açıkçası film bana biraz sıkıcı geldi. Filmin yanında başka işlerle de uğraştım. Bir oturuşta izlemedim. Gereksiz uzamış sanırım biraz. Eh tabii 90lardan yeni çıkılmış. Olabilir o kadar. Bu filmin kısa bir özetini okuyun, izlemeyin. Gerek yok.
New In Town
Renée Zellweger oynuyor bu filmde. Hani Bridget Jones’ Diary vardı ya, oradaki kadın. O filmlerde oynamak için kilo almıştı diye hatırlıyorum. Balık etliydi o filmlerde. Bu filmde pek balık etli değil. Bu detayı geçtikten sonra filme dönebilirim. Filmde Miami’den Minnesota’ya iş için geçici olarak giden bir iş kadını işlenmiş. Malum Minnesota Amerika’nın kuzeyinde kaldığı için genel olarak soğuk. Pek yaygın olarak da işlenmez. Minnesota genellikle kar fırtınası yüzünden uçuşların iptal edildiği şehirlerdendir (ki bu filmde de var). Filmlerde klasik kırılma noktaları bu filmde de var. Bu filmi ilginç kılan tek yanı kuzey kültürünün işlenmesi. Az da olsa küçük kasaba teması işleniyor, kuzey de işleniyor. İşte o az filmlerden biri de bu. Çok abartılmaması gereken sıradan bir romantik komedi. Zaman geçirmek için izlenebilir.
The Boat That Rocked
Dün fragmanı gördüm, hemen indirdim, inmesi bitmeden izledim. Süper film. Mutlaka izleyin. Geçtiği dönem, işlenişi, soundtracki… Olmuş dedim. Tabii filmin “Rock” üzerine olmasının da etkisi var. Sadece müzik üzerine kurulu bir film değil ama. Aslında rock kültürüne de (bu konuda bir yazı gelebilir) yakın bir bakış olmuş. Son zamanlarda radyoculuğun giderek etkisinin azalması, benim radyoculuğa merak salmam, filmin radyoculuk etrafında dönmesi benim beğenmemi sağlayan etkilerden olabilir tabii. Filmde aslında ufaktan dünyada en önemli şeyin kitlelere hitap etmek olduğu mesajı da veriliyor. Ne kadar çok insana yön verebilirsek o kadar güçlüyüz, o kadar ölümsüzüz demek. Filme tekrar dönecek olursam, filmin oyuncu kadrosu oldukça güçlü. İngiliz televizyonunda ve sinemasında rol alan ünlüleri görmek mümkün. Zaten film İngiltere’de geçiyor ve İngiltere’de çekilmiş. Film hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum. Fakat mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Arşivlik, tekrar tekrar izlenesi bir film.
Role Models
Role Models haftayı doldurmak için çekilen kalitesiz komedi filmlerinden. Seann William Scott oynuyor. American Pie’dan beri çektiği pek çok filmi izledim. Hiçbiri de kaliteli değildi. Fakat sektörde geçiştirilen filmlerde oynayacak oyuncular da lazım. Filmde pek çok klişe var tabii ki. Sevgiliyi kaybetme, sevgiliyi geri kazanma; hapse düşmemek için gönüllü görevler… İlginç olan ise FRP’ye meraklı bir çocuk olması, bu çocuğun da sonra kız arkadaşının olması daha da ilginç bir nokta. Ayrıca filmde Kiss işlenmiş. Kiss bence iyidir, güzeldir ama 2-3 şarkı yeter. Filmde bir de bu aralar pek bir popüler olmaya başlayan çok bilmiş tiplerden var. Filmin ana karakterlerinden biri bu çok bilmiş. Filmde kahve dükkanlarında kahve boyutlarının isimlendirilmesi de kısaca da olsa eleştirilmiş. En azından orada bir şeyler öğrendik. Bu filmi izlemenize gerek yok. Zaten bu yorumu da okuduğunuzu zannetmiyorum. Okuyorsanız izlemeyin bu filmi!
Uzun zamandır teknoloji ile ilgili yazı yazmıyorum. Böyle ufaktan ufaktan tekrar yazsam mı diye düşünüyorum. Belki yeni bir teknolojik alet alırsam incelerim. Kişisel blog olarak devam etmeye kararlıyım. İşin içinde ben olmadıktan sonra yazı yazmayacağım. Öyle haber tarzı yazılar olmayacak yani. Neyse efendim bu yazıya dönecek olursak, 17 Ağustos’ta temayı değiştirdim. Doğal olarak bazı yeni ihtiyaçlar doğdu. Farklı ihtiyaçlar için farklı eklenti arayışlarına girdim. Bir kısmını daha önce de kullanıyordum. Çok bilinmeyen eklentilerden bahsetmeye çalışacağım. Şu an söyleyebileceğim bir sayı yok. Hatta sayı az gelirse bu sayıyı arttırmak için wordpress.org’a bile bakabilirim. İçerik konusunda aza kaçmamak lazım. Oh bir de blog kişisel olduğu için yazının devamını okumak için başlığa tıklamanız yeterli.
Continue reading →
Ne haddime? Kimmişim de ben ilişki konusunda tavsiye verecekmişim? Beni tanıyanlar ilişki konusunda tavsiye vermemi yerinde bulmayabilir. Beni tanımayanlar da beni ciddiye almayabilir. E o zaman okumayın, ben okurum.
İlişkiler iyidir güzeldir. Teşvik etmek lazım. Gençler, kendini genç hissedenler macera yaşasınlar, istiyorlarsa bu ilişki evliliğe varsın vs. vs. Bütün ilişkiler kontrolsüzdür. Bazıları ilişkilerinin kontrolünün kendinde olduğunu sanır ama yok öyle bir şey. Tamamen rastlantısal durumlardır. Kıldan tüyden olaylar ilişkiyi beklenmedik bir biçimde bozabilir, beklenmedik bir biçimde güçlendirebilir. Tamamen rastlantısal. Burada bir sorun yok hemen başlığa bakıp rahatsız olmayın. Ben mekanizmayı göz önüne sermek istedim sadece.
İlişkileri tehlikeli yapan unsurlar ise tamamen bireyler. Bu bireyin ilişkiye dahil olması zorunluluğu yoktur. 3. tekil bir şahıs da olabilir. İsterseniz bunları birazcık daha derinlemesine inceleyelim.
Dışarıdan Etkiyen 3. Tekil veya Çoğul Şahıslar
Bu şahıslar genellikle sonradan kazanılmaz. Sevgiliyle birlikte gelir. Bu şahıslar ilişkinin başında bile sorun çıkarıyorlarsa bilinmelidir ki sorun çıkarmaya devam edeceklerdir. Eğer tekil ise bu şahsın sevgilinin en yakın arkadaşı olma olasılığı yüksektir. Eğer çoğul iseler bunlar zaten çifttir. Fakat bu sefer sevgilinin değil sizin de yakın arkadaşınız olabilir. Bu şahısların yeni bir ilişki başlatma etkileri olduğu gibi ilişki bitirme potansiyelleri de yüksektir. Sevgilinin bir lafını veya hareketini adeta bir magazin gazetecisi gibi kullanma yetenekleri vardır (iyi de olabilir kötü de olabilir bu sunuş). İlişkiyi etkileyecek kararlarda kendi fikirlerinizle hareket ederseniz bu şahıslardan daha az etkilenirsiniz. Bu şahıslarla görüşmeyi kesmediğiniz sürece risk devam etmektedir.
1. ve 2. Tekil Şahıslar
İlişkilerde en tehlikeli şahıslar bunlar. Yani sevgili ve sevgili. Düzgün işleyen bir ilişkiyi tehlikeye sokan şahıs sevgilidir. Sevgili, sevgilisinin karar alma mekanizmasının çalışmasını değiştirdiği için sorunlar ortaya çıkar. Bunu aşmanın tek bir yolu vardır: karar mekanizmasını sevgiliye emanet etmek. Eh, bunu da yapan o şahısla evlenir, evlilikleri de kolay kolay çatırdamaz. Kendinden taviz vermeyi göze alan varsa çok uğraşmasın zaten. Fakat doğru insanı bulma burada ortaya çıkıyor. Karar mekanizmasını zorlamadan yeteri uyumu yakalarsanız o sevgiliyi kaçırmayın bence. Tabii bunun dezavantajları da var. Karar alma mekanizmanızı sevgiliye teslim ettiğinizden dolayı çevrenizin yavaş yavaş sizden uzaklaşacak. Tabii ipleri elinde tutan sevgili bu boşlukları kendi uygun gördüğü kişilerle dolduracak. Kısacası ilişkinin başındaki insan ile sonraki insan tamamen farklı olacak.
İlişkilerinize dikkat edin. Saçmalamayın.