Planet of the Apes, Fantastic Mr. Fox ve The Informant!

Planet Of the Apes

Planet of the Apes Planet of the Apes, Fantastic Mr. Fox ve The Informant! İlk önce bu filmin 60larda çekilen orijinal ilk filmin 2001 yeniden çekimi olduğunu söylemekle başlayayım. Orijinal seri çok daha eski ve çok daha uzun. Açıkçası seri hakkında pek işe yarar bir bilgiye sahip değildim. Beklentisiz olarak filmi izledim diyebilirim. Filmin konusunun çok iyi olması nedeniyle orijinal filmin bir kült haline gelmesi de oldukça anlaşılabilir. Tabii orijinal seri ile yeniden yapım arasında farklar var. Film zevkini kaçırmak için burada pek bahsetmiyorum ancak bu değişiklikler uzunca bir seriyi tek filme uyarlamak için gerekli şeyler. Senaryodaki bazı açıklıklar ve saçmalıklar böylece kapatılmış. Aslında filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Her ne kadar Mark Wahlberg’ü ne zaman görsem SNL skeci aklıma gelse de (“say hi to your mother for me”) filmde pek sırıtmamış. Maymunların makyajlarının yer yer çok kötü olduğunu söylemem de gerekiyor. Baş rollerden birinde olan maymun aynı Michael Jackson (ölünün arkasından konuşulmaz değil mi). Filmi Tim Burton’ın yönetmesi filmin başında beni biraz endişelendirdi. Daha gotik etkiler bekliyordum. Tim Burton etkisi müziklerde bir saçmalıkla ve filmde karısını oynatmasıyla sınırlı kalmış. Tim Burton iyi bir yönetmen ama saçmaladı mı iyi saçmalıyor. Kısacası başarılı bir serinin uyarlaması bence başarılı olmuş. Orijinalleri izlemediğim için (izlemeyi de düşünmüyorum açıkçası) karşılaştırmam imkansız ama yaklaşık bir fikrim var. Ben beğendim, iyi bir aksiyon etkili bilim kurgu olmuş. İzlenebilirliği yüksek. (Not. ama gerçekten o maymun MJ’e benziyor).

Fantastic Mr. Fox

the fantastic mr fox movie1500x269 Planet of the Apes, Fantastic Mr. Fox ve The Informant! Bu aralar ortalıkta çok fazla George Clooney filmi var. Neyse ki çoğu iyi filmler de boşu boşuna izlemiyoruz. Fantastic Mr. Fox 1970’de yayınlanmış bir çocuk kitabı. Bu film de o kitaptan uyarlama. Ancak sıkça görüldüğü gibi konuda bazı farklılıklar var(mış). Fantastic Mr. Fox stop-motion yöntemiyle çekilmiş bir animasyon filmi. Filmin seslendirmesini yapanlar oldukça ünlü kişiler: George Clooney, Meryl Streep, Bill Murray, Owen Wilson, Willem Dafoe… Film genel olarak animasyonlarda olduğu gibi sadece çocuklara hitap etmiyor. Oldukça keyifli bir film olmuş. Açıkçası filmi kötüleyecek herhangi bir nokta da bulamıyorum. Eğer animasyon seviyorsanız bu filmi kaçırmayın. Bu filmi sadece animasyon sevmiyorsanız izlemeyin derim. Oldukça keyifli bir film, zaman geçirmek için ideal. Açık açık tavsiye ediyorum.

The Informant!

TheInformant Planet of the Apes, Fantastic Mr. Fox ve The Informant! Bazen Amerika’da olan olayları anlayamayabiliyoruz. Gündemlerini tam takip etmediğimiz için, yasalarını tam bilmediğimiz için hatta bazen dil sorunları yüzünden bu tür olaylar olabiliyor. The Informant! bir kara mizah filmi. 90’lı yıllarda Amerika’da yaşanmış gerçek bir dolandırıcılık hikayesini anlatıyor. Amerika’da eminim oldukça geniş bir kitlenin bildiği (ve hatta yakından takip ettiği) bu olay açıkçası beni hiç ilgilendirmiyor. Amerika’nın iç işleri pek umrumda değil. Senaryo olarak beğenmedim demek isterdim ama benim ilgi alanım dışında olduğu için birşey söylemek doğru olmayacaktır. 1990’lardan 2000’lere kadar olan dönem içerisinde geçişler güzel yapılmış. Kullanılan otomobiller, teknoloji üzerine gerçekten özenilmiş. Matt Damon’ın bu filmde oynamak için 10 kilodan fazla kilo almış. Filmde zaten belli oluyor. Ancak Matt Damon’ın sakalsız ve bıyıksız hali hala genç gözüktüğü için bu film için pek uygun olmadığını düşünüyorum. Filmden genel olarak memnun kalmadım ama bu benden kaynaklanıyor. Filmin konusuyla ilgili özel bir ilginiz yoksa uzak durmanızı tavsiye ederim.

Sherlock Holmes, Platoon ve No Country For Old Men

Sherlock Holmes

SherlockHolmes7 Sherlock Holmes, Platoon ve No Country For Old Men Bu filmi sinemada izleme planlarım vardı. Zaten bu hafta vizyona girdi. Fakat elime oldukça kaliteli bir sürümü ulaşınca dayanamayıp izledim. Açıkçası biraz beklentilerimin altında kaldığını ifade etmeliyim. Tabii bu benden kaynaklı bir şey. Sıradan bir izleyici gibi izleseydim daha çok beğenebilirdim ama benim sıkılmadan arka arkaya CSI bölümleri izlemem, kriminal gizemlere karşı olan şaşkınlığımı azalttı. Filmde olaylar klasik bir katil kim, onu bunu kim öldürdü tarzında gelişmiyor. Beklenmeyecek derecede fazla aksiyon sahnesi var. Filmin en beğendiğim yanı karakterlerin ele alınışıydı. Sherlock Holmes klasik çizgisinden çıkarılmış, Watson yardımcılıktan öte bir noktaya alınmış ve daha akıllı hale getirilmiş. Bu ögeler filmi biraz izlenebilir kılıyor. Film doğal olarak İngiltere’de geçiyor ancak ya ben de bir sorun var ya da film boyunca İngiliz İngilizcesini bir türlü beceremediler. Zaten Amerikalılar bu işte hiç iyi değiller. Kısacası izlenebilecek bir film. Sinemaya gidecekseniz diğer alternatiflerin önüne geçecektir. Polisiye ve aksiyon türlerini seviyorsanız bir göz atın derim.

Platoon

platoonElias4 Sherlock Holmes, Platoon ve No Country For Old Men Arada bir klasik film izlemeye de devam ediyorum. Aslında klasik filmler ile klasik romanlar birbirlerine çok benziyorlar. Şahsen klasik romanları sevmediğim için klasik filmlerden de pek haz etmemem lazım. Zaten (sanırım) kolay beğenen bir insan olmadığımdan çoğu filmi de beğenmiyorum. Platoon’a dönecek olursam, bu yazıyı filmi izledikten bir hafta sonra yazıyorum o yüzden film hakkındaki görüşlerim izledikten hemen sonra olduğu kadar net değil. Ancak yine de izlenmeye değer bir film olduğunu söyleyebilirim. Oliver Stone filmlerini pek beğenmiyorum sanırım (The Doors’u sevmiştim ama onu da tekrar izlemek lazım). Oliver Stone kesinlikle uyuşturucu kullanıyor bu filmle birlikte bunu anladım. Adamın her filminde uyuşturucu referansı var çünkü. Tabii bu filmde olması biraz da doğal çünkü geçtiği zaman dilimi itibariyle toplum tarafından normal karşılanılan hareketler bunlar. Vietnam savaşına psikoloji ağırlıklı yaklaşan bir film. Tabii Full Metal Jacket kadar başarılı olması imkansız. Filmdeki aksiyon sahneleri de oldukça başarısız. Nerede neyin olup bittiği anlaşılmıyor. Belki bu amaçlanmış olabilir. Oyunculuklar oldukça iyi. Zaten filmde pek çok tanıdık yüzü görmek mümkün. Charlie Sheen’i masumane olarak görmeye alışkın değilmişim. Filmin soundtracki de ayrı bir klasik. Müziği duyunca çok fazla kişi tanıyacaktır. Kısacası izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Çok fazla başarılı değil ama yine de izlemiş olmakta fayda var.

No Country For Old Men

no country for old men movie image javier bardem Sherlock Holmes, Platoon ve No Country For Old Men Geriden gelmeye devam ediyorum. Bu film neredeyse 2 yıldır elimin altında ancak izlemem o kadar uzun zaman sürdü ki (buradan bana ödünç dvd vermemeniz gerektiğini çıkartabilirsiniz). Javier Bardem’in bu filmdeki haline bir antipati duyduğumdan da kaynaklanıyor olabilir. Film bir çöl filmi. Hatta filmin soundtracki yok. Çöl etkisi gibi bir sonuç çıkartabiliriz bu durumdan. Bu filme en iyi film oscarı vermek çok saçma bir hareket olmuş. Ayrıca Javier Bardem’dense Tommy Lee Jones oscarı daha çok haketmiş. Filmin satır aralarında bir şeyler olabilir ancak ben pek göremedim. Belki de yaşla ilgili bir şeydir (boşuna No Country For Old Men dememişler). Kısacası bu filmi izlememeniz size bir şey kaybettirmez belki 2 saat bile kazandırabilir. Ben beğenmedim ve beğenilmesini de şimdilik hoş karşılamıyorum. Bal 1 sene önce falan o gaz basınçlı silahı sormuştu. Adam filmde hava basıncıyla ucundan sivri bir şey çıktığını söylüyor, mezbahalarda hayvanları hızlıca öldürmek için kullanılıyormuş.

The Men Who Stares at Goats, It’s Complicated ve Smokin' Aces 2: Assassins' Ball

The Men Who Stares at Goats

themenwhostareatgoatsmovieimagegeorgeclooney The Men Who Stares at Goats, It’s Complicated ve Smokin' Aces 2: Assassins' Ball Keçilere bakan adamlar da bir kitap filmi. Aynı isimli kitaptan esinlenerek çekilmiş. Film temel olarak komedi. Askeri bir film gibi durabilir ancak gerçekten komedi. Film hakkında görüşlerimi bildirip biraz konusunu anlatayım. Filmi çok kaliteli bir kaynaktan izlemedim bu yüzden biraz keyfim baltalandı diyebilirim. Ancak film bu halde bile oldukça izlenebilir durumdaydı. Filmi Ewan McGregor anlatıyor, film boyunca anlatıcılık görevini devam ettiriyor. Filmin oyuncu kadrosu da oldukça iyi. Parayı oyunculara yatırmışlar. Kısaca bu film tavsiye edilebilir çizgisinin biraz altında kalıyor. Film boyunca Star Wars referansları olduğu için Star Wars bilmeyen (sevmeyen olamaz zaten) filmden çok fazla zevk alamayabilir. Filmin konusuna gelecek olursam, 80’lerde ordu içerisinde zihin gücüyle barışmayı (savaşmayı öğrenmiyorlar çünkü) öğrenen New World Army isimli bir bölük kuruluyor ve bu bölüğün başına eski asker, hippi geçiriliyor. Bu bölüğün askerleri zihin gücüyle çeşitli şeyler yapabiliyor. Bu askerlere de Jedi deniyor. Filmin buraya kadar olan kısmı ilginizi çektiyse filmi izleyin. Oh, bir de film Irak savaşı döneminde geçiyor. Flashbackler Vietnam savaşından başlıyor.

It’s Complicated

ItsComplicated0 The Men Who Stares at Goats, It’s Complicated ve Smokin' Aces 2: Assassins' Ball Kadrosu iyi olan başka bir film daha. Yanılmıyorsam bu film Alec Baldwin’i gördüğüm ilk film, televizyon dışında pek takip etmiyorum kendisini. İyi oyuncu ama hakkını vermek lazım. It’s Complicated, şu sıralar yaygınlaşmakta olan orta yaş ve üzeri romantik komedilerinden. Oyuncular ve senaryo buna uygun olarak ayarlanmış. 2 saat süren bir film. Sanki biraz uzun olmuş. İzlerken sıkılmak olası. Komik kısımlar oldukça fazla. Sıradan aşka bulanmış filmlerden değil. Fakat konu itibariyle beni pek açmadığını söylemeliyim. Boşanmış çift tekrar ilişki yaşamaya başlıyor falan filan. Filmde Steve Martin de oynuyor ancak filme komedi açısından herhangi bir katkısı yok. Kendinizi yaşlı hissediyorsanız, romantizme ihtiyacınız varsa bu film size göre olabilir. Fakat gençseniz, ne bileyim biraz açıkta kalmış hissedebilirsiniz. Film genel olarak fena değil ama.

Smokin’ Aces 2: Assassins’ Ball

img3 The Men Who Stares at Goats, It’s Complicated ve Smokin' Aces 2: Assassins' Ball İlk fimi de saçma olan saçma bir devam filmi. Bu filmde Vinnie Jones’tan başka tanıdığım oyuncu da yok. Film saçma bir suikast filmi. Filmin en başında filmin sonunu tahmin ettim, senaryonun kalitesi buradan anlaşılabilir. Suikastçiler saçma, yöntemler saçma, çekim saçma, film saçma… İzlenmemesi gereken bir film olduğu belli. İlk filmi de o kadar iyi değildi zaten. Redneck ailesi gibi saçma bir suikastçi ekibi daha görmedim. Amerikan derin devletiymiş falan. Yahu saçma işte. Bırakın izlemeyi bu filmi gördüğünüz yerde köşe bucak kaçın. Öyle kötü bir film yani. Fışkıran kan sahnesi geldi de aklıma o bile saçmaydı. Ürperdim birden.

Belediye Otobüsü Felsefesi ve Ayakta Gitme Yöntemleri

Efendim malum staj gibi nedenlerden dolayı şu aralar buraları ve diğer başka aktiviteleri biraz boşladım. Mazur görünüz, olur böyle şeyler. İnsanız (veya olduğumu sanıyorum) sonuçta. Bu yazı yazmadığım süreçte giriş yapmayı hala öğrenemediğimi görmek sevinidirici. Neyse konuma dönecek olursam, bu yazının iki aşaması olacak. Öncelikle belediye otobüsü felsefesini inceleyeceğim daha sonra da ayakta gitmek için öğütler vereceğim. Eryaman’dan Odtü’ye gide gele birkaç şey kaptım.

Not: Bu yazı Ankara tabanlıdır. İstanbul beni bağlamaz, bağlarsa 1 ay bağlar.

Belediye Otobüsü Felsefesi

ego otobus 25311 Belediye Otobüsü Felsefesi ve Ayakta Gitme Yöntemleri Belediye otobüsleri önce halka hizmet amaçlı yaratılmış, sonradan bir ticarethane haline gelip ulaşım sıkıntısı çekilen büyük şehirlerde insanları hayattan bezdirmeyi görev edinmiş bir ulaşım türü aracıdır. Zamanla zorunluluk haline geldiğinden dolayı halk arasında çeşitli şehir efsanelerine yol açmıştır. Bunun yanısıra birçok geleneğin gelişmesine de yardımcı olmuştur. Bunlardan birkaçı şudur: yolda müzik/radyo dinlemek, yaşlılara yer vermemek, para/kart uzatmak, ineceğin durağa gelmeden düğmeye basmak… Bizden sonraki nesillerin geliştirmeye devam edeceği bu geleneklerin eşi benzeri başka bir durum altında oluşamazdı. Şimdi gelelim belediye otobüslerinden çıkarılabilecek fikirlere:

  • Burada bir hat örneğinden gideceğim. Eryaman’dan Kızılay’a Eskişehir Yolu üzerinden giden 541 diye bir hat var. Bu hattın asıl amacı Eryaman’daki insanları taşımak. Ancak bu hattı yol üzerindeki duraklara gitmek için kullanan insanlar var. Tabii kasttettiğim bu değil. Otobüse Eryaman’dan binen adam istediği durakta insin. Ama otobüse Kızılay’dan binen adam bir zahmet yolda inmesin. Hava Lojmanları’nda ineceksin diyelim, e sadece oraya giden otobüsler de var. Sincan otobüsleri de boş. İnatla niye sürekli dolu olan bir hattı meşgul ediyorsun anlamıyorum. İşte otobüs felsefesi budur. Diğer yolcuları takmamak, kendi işine bakmaktır. Yapan haklı mı, haklı. Şöfer bey durmasa bak ne güzel morarıyor.
  • Otobüsler çok dolu olduğu zaman şöfer beyefendiler bazen orta veya arka kapıdan yolcu alırlar. Bu binen yolcu diğer yolcuların kendi kartını/parasını uzatma ve geri “dönderme” zorunluluğu olduğunu düşünür. Niye dokunayım ki senin pis parana? Belki iç çamaşırında sakladın o parayı? Nerden bileyim ben? Tabii sen de haklısın, paranı istediğin gibi saklayabilirsin. O otobüse binmek de hakkın. Şöfer bey arkadan almak isterse sonraki otobüsü beklemeyeceksen arkadan bineceksin demektir. Buradan çıkaracağımız sonuç paralarımızı ve otobüs kartlarımızı iç çamaşırlarımızda ve çoraplarımızda saklamamamız gerektiğidir.
  • Öğrenci isen paso alacaksın arkadaş! Paso senin öğrenci olduğunu göstermiyor ki! Paso sadece haklarından yararlanmak için para vermeye razı olduğunu gösteriyor. Sen bu kuralları koyan adamları seçersen o da kafasına göre takılır tabii. Ben olsam ben de pasosu olmayanlardan tam para alırım. O da haklı tabii.
  • Otobüslerde klima var, camları açmayalım. O kış soğunda otobüse binersin üstünde kat kat giysi vardır. Şöfer bey kısa kollu gömlekle takılmak istediği için klimayı en sıcağa kökler. Ayaktasındır, cam açmak istersin. Uzanıp camı açtıktan 5 sn. sonra camın yanında veya arkasında oturan amca gelir camı kapatır. Üşümüştür çünkü. Yine herkes haklıdır. Buradan çıkaracağımız sonuç papaz hergün pilaz yemez. Ama ben yerim. Tabii sadece olmayacak. Buraya bir-iki şey de yazıp buranın okunup okunmadığını kontrol edesim geldi. Okuyan el kaldırsın, sonra yorum yazsın. Bileyim adam gibi okuduğunuzu.
  • Otobüs felsefesinin en sevdiğim kısımları otobüs kesişmeleridir. Jönümüz ve temiz aile kızımız otobüste giderken kaçamak bakışlarla birbirlerini süzerler. Bu kısmı abartanlar da olur. Bindiğiniz hatta göre durum değişebilir. Ağzı açık bir şekilde salya akıtan insanlara da rastlayabilirsiniz. Konuya dönecek olursam, bildiğim kadarıyla erkekler kızları, kızlar da yine kızları kesiyorlar. Bu durumda otobüsteki jönümüz kendini kızımıza belli etmek için çeşitli şebekliklere girişiyor. İnme butonuna yanlışlıkla basıp şöfer beyi kızdırmak, duruma göre kızımıza yer vermek, yine duruma göre kızımızı biraz rahatsız edip özür dilemek, inadına yolcu alan şöfer beye söylenmek bunların örnekleri arasında. Jönümüzle kızımızın ilişkisi kim önce inerse biter. O ilişki çok nadiren otobüsün dışına taşınır. Otobüsün dışında, otobüsteyken elde edilen sıcaklık elde edilemez. Aynı durakta inseniz bile indikten sonra keşişme durumu biter tek taraflı kesmeye döner.

Ayakta Gitme Yöntemleri

bus riding indian style Belediye Otobüsü Felsefesi ve Ayakta Gitme Yöntemleri Ayakta gitmenin pek çok nedeni vardır. İş çıkış saatinde otobüsün kalktığı duraktan sonra otobüse binmek sık görülen bir nedendir. Aynı şekilde sabah saatlerinde merkezi yerlere gitmeye çalışmak da ayakta kalmaya neden olabilir. Yine benzer bir şekilde siz kartı basarken arkanızdan geçen teyzeler sizin yerinize oturup sizin ayakta kalmanıza neden olabilir. Ancak bu kısımda ayakta kalmaya nelerin neden olduğunu değil, bu durumu nasıl en az acılı hale getirebileceğimizi inceleyeceğiz. Buyrun başlayalım.

Küçnot: Ağzına kadar dolu belediye otobüsü resmi bulamadım, o yüzden Hindistan’dan bir kareden faydalandım. Adamlar ayakta gitme sorununu çözmüşler.

Sonbinot: Burada verilen yöntemler sadece benim bindiğim otobüslerde denenmiştir. Genellikle 541 ve 527 ile ayakta gittiğim için burada verdiğim örnekler diğer hatlar için benzerlik göstermeyebilir.

Vallasonnot: Based on a true story yane.

  • Ayakta giden yolcunun tek hedefi vardır. Varacağı yere gelmeden oturmak. Şöfer beyler bunu engellemek için arada arkaya ilerleme mesajları verirler. Bu kısım önemlidir. Arkaya ilerlememeyi sağlayacak bir sote nokta bulunmalı ve açığa çıkacak olan boş koltuklar beklenmelidir. Belediye otobüslerinin orta kısımlarında bulunan boşluklarda beklemek ayakta kalmayı garantiler. En arka kısımda ayakta yolculuk yapmak oturma olasılığınızı yükseltecektir.
  • Ayakta giden yolcunun ayakta kitap okumaya çalışması yer kazanma olasılığını arttırır. Ayakta kitap okumak zordur. Ancak inmek üzere olan insanlar kendi kitap okumamalarının verdiği kötü hissi biraz azaltmak için kitap okuyanlara yer vermeyi teklif ederler. Ancak bu yöntem genellikle yolculukların sonlarında işe yarar.
  • Ayakta giden yolcu aracın iç dinamiğini çözümlemelidir. Şöfer beyin sürüş tarzını anlamalı, amortisörlerle kardeş olmalıdır. Bu durumda ayakta giden yolcu düşme tehlikesi yaşamaz, yolculuk boşunca şaşırmaz, hayatını tehlikeye atmaz.
  • Ayakta gidilen araca bindiğinizde diğer yolcuları tahlil etmek hayati önem taşımaktadır. Zira bu tahlil ile kimin nerede ineceğini tahmin etmek önceden belli olur. Liselilerin nerede ineceğini zaten az buçuk tahmin edebilirsiniz. Örneğin modern bir orta yaşlı bayan Eryaman otobüsünde Hava Lojmanları’nda inebilir. Aynı şekilde iş hayatına yeni adım atmış kişiler genellikle son duraklara yakın yerlerde inerler. Burada anlaşılması en zor grup bıyıklılardır. Bıyıklıların
    genellikle nerede ineceği belli olmaz. Bu konuda daha geniş bir araştırma yapmak gerekiyor.
  • Ayakta gidecek yolcu hazırlıklı olmalıdır. Rahat ayakkabılar, terletmeyecek kıyafetler, bir miktar su, para ve mendil olmazsa olmazlardandır. Planlarınızı sanki varacağınız yere kadar hiç oturamayacakmışsınız gibi yapmanız zor durumlarla karşılaştığınızda işinize yarayacaktır.
  • Ayakta giden yolcu kibar olmamalıdır. Zira otobüs insan hayvanının içgüdülerinin konuştuğu bir ortamdır. Hızlı davranan kazanır.
  • Ayakta giden yolcu hava durumundan, gündemden ve trafik durumundan haberdar olmalıdır. Biri eksik kalırsa ayakta giden yolcu daha uzun süre ayakta kalır. Hava kötüyse, kar varsa rota ona göre çizilmelidir. Bir yerde eylem varsa, yemin töreni varsa (bkz. zırhlı birlikler) ayakta kalan yolcu daha uzun süre ayakta kalabilir.

Avatar

avatarstill2 Avatar Hem filmi izlemek için hem de yazıyı yazmak için geç kaldığımın farkındayım. Filmi vizyona girdikten iki hafta sonra seyrettim. Yazıyı da filmi izledikten 3 gün sonra yazıyorum. Biraz daha uzun yazarak bu gecikmeler için kendimi affetmeye çalışacağım. Klasik olan yorum şeklimle yazacak olursam bu filmi kesinlikle gidin izleyin, mutlaka 3D olsun. Yazının buradan sonrasını filmi izlemeyenlerin okumasını istemiyorum. Şifre koyabilirim ama o kadar uğraşmaya gerek yok. Akıllı insanlarsınız laftan anlıyor gibi duruyorsunuz, filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını okumayın. Zira film zevkinizi baltalayacak içeriği olan bir yazı olacak. Tekrarlıyorum, izlemeyenler gitsin izlesin.

James Cameron zaten kendini kanıtlamış bir yönetmen. Filmografisine ucundan bakmak bile yeterli. 3D film çekmeye T2 3-D: Battle Across Time 12 dakikalık bir kısa filmle başlamış. Bu film 1996’nın teknolojisi ile 3D çekilip 60 milyon$’lık bir bütçe ile hazırlanmış. Evet sadece 12 dakika. Bugün bizim 3D filmden anladığımız şey film boyunca bir sahnede yüzümüze doğru bir şey gelmesi. James Cameron, Avatar ile bize gerçek 3D’yi gösterdi. Belki de bu filmin bu kadar önemli olmasının nedeni de bu. Sinema tarihini değişterecek dendi, evet değiştirecek. Bu filmin tamamen 3D çekilebilmesi için kullanılan teknoloji sinemayı değiştirecek, daha iyi 3D filmler göreceğiz. Filmin içine girmek sıradanlaşacak, Avatar’dan daha iyi örnekleri de olacak. Sadece hayatta kalıp beklemek gerek.

avitar14 Avatar Avatar’a senaryosu yaratıcı değil diyerek bok atmak haksızlık olur. Tamam ben de kabul ediyorum aşırı yenilikçi bir hikayesi yok ama izlenebilirliği, film ile senaryonun uyumunu ancak böyle bir öyküyle sağlayabilirlerdi. Bu en iyi grafikli video oyunlarının FPS’ler olması gibi bir şey, sonuçta FPS’lerin de senaryoları pek iyi değildir (haşa Call of Duty Modern Warfare 2 var) ama en iyi görüntü kalitesi onlardadır.

Filmi senaryo açısından beğenmeyenler belki de bilim kurgu sevmeyenlerdir. Bu açıdan belki biraz haklı olabilirler ama bu filmi kötü yapan bir etken değil zira film ekibi de dahil olmak üzere hiç kimse (vardır belki 1-2 eleştirmen) senaryonun inanılmaz olacağını söylemedi. Hatta acı ama gerçek, burada gösterildiği gibi Pocohontas ile neredeyse tamamen de aynı. Bu konuda daha fazla konuşmanın pek bir anlamı yok. Filmin alt yapısını biraz tarttıktan sonra benim film ile ilgili daha kişisel görüşlerime gelebiliriz.

Avatarstill Avatar Filmin başından itibaren Pandora’nın nefes alan dokusunun içine giriyoruz. Boşuna 3D demiyorum. Ben XpanD 3D ile izledim, Real D 3D ile de izlemeyi planlıyorum. Fakat okuduğum kadarıyla film en iyi şekilde IMAX ile izleniyor. Tabii AFM’nin IMAX salonları kaliteli değil, onlar yerine diğer seçenekleri tercih etmek daha iyi olabilir.

Tekrar filme dönecek olursam, 2154’e alışmak hiç zor olmadı. Hatta teknolojinin biraz beklentimin gerisinde kaldığını bile söyleyebilirim. Sen başka gezegenlere git hala aynı kurşunu kullan. Olacak iş değil! Böyle dediğime bakmayın, 2154 sırıtmıyor. Bir süre sonra alışıyorsunuz. Zaten Pandora’nın da yaşayan bir yer olması sizi iyice ortama alıştırıyor. Ormanın dokusu, canlıların detayları oldukça gerçekçi. Ben açıkça bu filmin bugüne kadar izlediğim en iyi efektlere sahip olduğunu söyleyebilirim.

avatarstill3 Avatar Avatar olayı Surrogates’e çok benziyor. Uzaktan yönetilen beden. Tabii burada bedenin Na’vi olması amacı ve sonucu farklı kılıyor. İlginç bir şekilde Na’vi fizyolojisi çok normal geliyor, belki de insanlara çok benzedikleri içindir. Na’vilerin kendi hayat biçimlerinin olması çok normal. Aç gözlü insanoğlu karşısında çaresiz kalmaları da. Bu açıdan film Vietnam savaşına oldukça benziyor. Hatta üstte sağdaki resim Vietnam’ı oldukça andırıyor. Gerçekten böyle bir amaç güdülmüş mü bilmiyorum ama bir benzerlik olduğu açık.

Bu filmi tekrar izlemek için de sabırsızlanıyorum. Bu hafta sonu sinemada izleyip daha sonra da DVD’sini alıp sabahlara kadar ayakta kalmaya değecek bir film. Yukarıda lafımı dinlemeyip buralara kadar okuyup filmi izlememiş olanlar Toruk yemi olsunlar.