
Daha önce de İzmir‘e gitmiştim fakat bu sefer olduğu kadar bilinçli değildim (bir önceki ziyarette sivilceli bir ergendim yanılmıyorsam). Bu sefer alkol etkisinde de olmadan temiz ve net bir şekilde İzmir‘i bir turist edasıyla hatta daha çok bir kaç gece arkadaşlarında kalıp okuduğu şehre geri dönecek olan öğrenci edasıyla gezdim diyebilirim. Şehirde sınırlı saatler geçirecek birinin görebileceği yerleri gördüğümü de düşünüyorum. İzotaş‘tan başayıp yine İzotaş‘ta biten İzmir turunda yerel yiyeceklere çok fazla yer veremediysem de İzmir‘den ayrılmadan son bir kez daha boyoz yemeyi ihmal etmedim. Bir şehri benim gezdiğim sürede eleştirmek yanlış olabilir ama gavurlarda böyle oluyor.
Öncelikle İzotaş‘tan başladım. İzotaş, Aşti‘nin çakması gibi bir şey. İsim olarak da oldukça benziyor. Aslına bakarsanız her iki otogarın da yenilenmesi gerekiyor. O şehirlere yakışmayan otogarlar bence. Hoş biz de şaşalı binalar otogarlar olmaz pek. En çok kullandığımız bina sade olur, kırk yılda bir kullanılan bina mükemmeldir. Her neyse, otogardan dolmuşla Bornova‘ya geçtik. Yeri gelmişken İzmir‘deki ilçe ve belde/bölge isimlerinin ilginç olduğuna da değinmek lazım. Örneğin Hatay diye bir yer varmış İzmir‘de. Kesinlikle karışıklıklara neden oluyordur bu. İsim olarak da Bornova, Urla, Buca, Foça gibi ilginç isimli ilçelerle karşılaşmak mümkün.
Bornova‘dan devam edecek olursam, burası tam bir öğrenci yeri. Aslında Bornova‘ya dönüşte devam edeyim çünkü daha sonra dolaştım oraları. Bornova‘dan metroya binip Konak‘ta indik. Metronun ilk durağıymış Bornova. İzmir metrosu da oldukça ilginç. Metrodan çok modern elektrikli trenlere benziyor. Fakat şehrin dokusuyla bütünleşmiş bir yapısı var. Malum İzmir antik bir kent olduğundan dolayı da metro kazılarında pek çok tarihi eser bulunmuş. Bunların bir kısmı duraklarda sergileniyor.

Konak’ta oyalanmadan vapurla direkt Karşıyaka‘ya geçtik. İzmir takımları arasındaki rekabeti biraz bildiğimden Karşıyaka‘dayken Göztepe‘den bahsetmemeye özen gösterdim. Fakat Karşıyaka‘da ufak bir İstiklal Caddesi çakması bir cadde haricinde gezip görülecek hiçbir şey yok. Hoş beni Birtan gezdiriyordu, o da pek bilmiyordu o taraflarda gezilip görülecek yer. Ramazan olmasından kaynaklı olarak da alkol alınabilecek pek mekan da yoktu. Şimdilik Karşıyaka fos çıktı diyebilirim ama düzgünce ve derinlemesine gezmem gerekiyor orayı sanırım.
Karşıyaka‘dan tekrar vapurla Aksancak‘a dönelim dedik. D&R‘a uğramak için Pasaport (ilginç bir isim bence) iskelesinde inip Alsakcak‘a yürüdük. Orada bir yerde oturup bir şeyler içtikten sonra Kordon‘daki Atatürk Evi‘ni de gezdik. Alsancak ile Konak arasına Kordon denildiğini de bu arada hızlıca öğrenmiş oldum. Kordon oldukça güzel bir yer. Pek güvenli olduğu söylenemez ama güzel mekanlar var. Denize yakın bir Bağdat Caddesi - 7. Cadde karışımı bir tat aldım. Kısacası Kordon güzel.
Alsancak‘tan arabayla Bornova‘ya döndük. Bornova bence Küçük Park‘tan ibaret! Küçük Park ufak bir öğrenci köyü gibi. Dolu dolu cafeler, öğrenciler için ucuz ve kaliteli yerler var. Fakat burada evler pahalıymış. Pahalı olur tabii, oldukça merkezi. Burada Birtan’la vedalaşıp Özlem’le tekrar Konak‘a geri döndük. Bu sefer Kordon tarafı yerine Güzelyalı taraflarına doğru yürümeye başladıktan sonra (uzunca bir yürüyüş sonunda) Tarihi Asansör‘e geldik. Burası oldukça güzel bir yer. Asansörle tepeye çıkılıyor ve asansörün tam çıkışında bir restoran ve bir kafe var. İzmir‘e tepeden bakılabiliyor. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu düşünüyorum. Burada bol bol fotoğraf çekilip, Türk kahvesi ve meyveli soda içtikten sonra taksiyle tekrar Konak‘a dönüp bu sefer de klasik saat kulesi fotoğraflarından çektik. Metroyla da Bornova‘ya geri döndük.
İzmir turum burada bitiyor denebilir. Fakat hayır! İzmir‘e gelip İzmir‘in yerel yiyeceklerinden yemeden olur mu hiç? Ankara‘da bol bol Boyoz lafı duyduğum için otobüsten iner inmez Boyoz yedim. Adam benim turist olduğumu anlayıp “İzmir’in Meşhur Boyozu” falan dediyse de ben bir an önce paramı verip elimdeki yağlı hamurişini yedim ve sonuç: Boyoz mükemmel!
İzmir‘de bir başka isim garipliği de yiyeceklerde yaşanıyor. Ayçekirdeği’ne “Çiğdem“, simite “Gevrek” deniliyor. Sanıyorum ufak farklılıklar da var fakat başta ilginç gelebilir.
Tam düzenli bir inceleme olmasa da (daha çok bir anı, gezi anlatısı gibi oldu) İzmir benim için yukarıda anlattığım gibiydi. Boşuna bu şehir o kadar abartılmıyor dedim. Mutlaka gidilesi, görülesi ve gezilesi bir şehir.
Yaz sıcağında derslerin yanında yapacak tek bir şey var o da dizi izlemek. Maalesef yaz aylarında pek fazla güzel dizi yayınlanmıyor (Doctor Who da dahil olmak üzere). O boşluğu doldurmak için çok farklı diziler deniyorum. Özellikle Lost bittikten sonra da büyük bir boşluktayım. Fakat bu boşluğu doldurmaya aday diziler var. Doctor Who da bunlardan bir tanesi. Ülkemizde çok fazla bir seyirci kitlesi olmayan, seyirci kitlesinin yaş ortalaması da 30 yaş ve üzeri olan bir dizi. İngiliz dizisi. İngiltere’de bu dizinin yaş ortalaması 20′yi geçmez.
Ben nesil olarak televizyonda A Takımı’na yetişemeyenlerdenim. MacGyver’da, Star Trek’de bizde izlenmiyordu. Arada sırada tekrar olursa izlerdim, o yüzden hayal meyal hatırlıyorum. Fakat A Takımının Amerikan kültüründe yeri büyük. Filmde dönecek olursam, iyi kadrolu bir komedi-aksiyon filmi diyebilirim kısaca. Ben izlerken eğlendim. Halen Liam Neeson’ın olduğu her filmin izlenmeye değer olduğunu iddia ediyorum. Dizinin orijinalliğini korumak için baya uğraşmışlar, tabii benim için çok büyük bir etkisi yok. Yine de “I pity the fool” beni eğlendirdi. Diziye yeteri kadar sadık kalınmamış olabilir, isterlerse olmazlar zaten. Bence eğlenceli bir film. Mutlaka izlenmeli.
Bu filmi sırf Krysten Ritter var diye izlediğimi itiraf etmeliyim. Onun dışında bu filmi özel (veya izlenebilir) kılan herhangi bir şey yok. Bana oldukça sıkıcı geldi ki sıradan seyirciye bence daha da sıkıcı gelecektir. Eğlenceli kısımları yok değil, hatta filmin bazı bölümleri keyifle izleniyor ama genel olarak ortalamanın altında bir komedi. Sıradan seyirci için fazla Amerikanvari olduğu söylenebilir. Amerikan gençlik filmleri ayarında bir romantik komedi sadece. Bence izlemenize gerek yok. Yapabileceğiniz daha iyi şeyler de var.
Bu filmde tanınmış bütün ünlü zenci oyuncular var! Danny Glover’a kadar! Hatta filmde “I’m too old for this shit!” bile diyor! Fakat film 2007 yapımı olan aynı isimli İngiliz filminin uyarlaması. Hatta bana göre çok da ucuz bir uyarlaması. Orijinal filmin İngiliz espri kalitesi alınıp yerine Hollywood zencisi enjekte edilmiş. Eğlenceli bir film, komik fakat hiç bir değeri yok. Bu filmi izleyebilirsiniz, fakat İngiliz versiyonu daha komik. Onu da izleyin. (Ps. Tracy Morgan’ın oyunculuğunda bir sorun var ama tam olarak çözebilmiş değilim).
Star Wars’u ne kadar sevdiğim ortada. İnsanlar kolay ulaşsın diye Star Wars derlemeleri yapıyorum (bkz.