5 Temmuz’da yine bu konuda Her Gün Biri’nde yazacağım. Hatta yazıyı yazdım o günü bekliyor. Marro.ws’ta bekletiyorum. Orada yazdığım içerik daha genelken burada yine aynı konuyu farklı bir açıdan ele alacağım. Biraz daha kişisel, biraz daha eleştirel belki biraz daha yapıcı. Bilemiyorum. Yazıyı okuduktan sonra (eğer okursanız tabii) buna siz karar verebilirsiniz, vereceksinizdir de.
Bloglar için ortalıkta duran günlükler demek yanlış olur. Bu fikirle yola çıkmış olabilirler ancak bloglar günlük noktasını çoktan geçtiler. Artık bazı şeylere yön verecek hale geldiler (ayrıca kim günlüğüne başka birisi okuyacakmış gibi yazıyor? vardır mutlaka öyle yazan birileri ancak istisna bence). Bu işten para kazanan bile var. Uç örnekler olsa da aslında pek çok blog kişisel amaçlı yazılıyor (bkz. burası). Bu kişisellik içinde açık saçık yazan da, kendi tarikatına öğütler veren
(bunu görmedim) var. Kendileri içerik üretmeyip hazıra konanlar da var. Örneğin adam buradaki yazıları otomatik olarak kendi bloguna koyuyor. İçerik hırsızlığı, konumuz bu değil. Bu kadar içerik üretiliyor, bunun doğal olarak bir tüketicisi var.
Eski çağlarda halkın büyük bir çoğunluğu tarımla uğraşıyordu. Yani bir yerden bir şekilde sülalelerimizde çiftçilik var. O zamanlar bu çiftçinin konuşma hakkı yok. Konuşsa bile kimse duymuyor. Belki de böyle olması daha iyi. Her kafadan bir ses çıkmasına gerek yok. Zaten yönetime de katılmıyor. İşine baksın. Fakat bugün herkesin sesi çıkıyor. Sesi çıkmaması gerekenlerin en yüksek çıkıyor belki de. Tabii demokrasi bunu gerektiriyor. Bu yüzden diyeceğim bir şey yok. Herkes kafasına göre takılsın.
Bir blogu takip eden kitle de çok önemli. Önceden teknoloji yazdığım için hala o amaçla gelenler olsa da kişisel bir hale geçince tanıdıklarımın ilgisi de arttı. Ailemden ve çevremden gelen destekler bu maceramda başarılı olmasam bile yazmaya devam etmemi sağlayacak. Aynı durum diğer blog yazarları için de geçerli. Onlara da destek verdikçe onlar da yazacak, çok sesli bir ortam oluşacak. Herkesin fikrini belirtebilmesi güzel. Ayrıca istemediğiniz içerikleri de görmek zorunda değilsiniz. Takip etmezsiniz olur biter. Böylece herkes kendi ortamında rahatça yaşar gider. Bizim ülkemiz de böyle olmalı. Umarım olacak ama daha pişmemiş lazım.
Yazının başında da dediğim gibi 5 Temmuz’da yayınlanacak olan yazımda yazı yazma tekniklerimden bahsedeceğim. Burada da kısaca bahsedeceğim. Hatta ilham kaynaklarımı da açıklayacağım, evet. Öncelikle bu yazıların yaratılış aşamasını düzgün olarak vereyim. Yazacağım bir yazının içeriği konusunda bir fikrim olur. “Bu konuda yazı yazabilirim”, “Daha önce yazmadım” diye düşünürüm. Buradan yola çıkaran yazacağım yazının başlığını bulurum. Tüm yazılarımı önce başlık atarak yazarım. Başlığa göre yazıyı yazmaya başlar, gerekirse başlığı değiştiririm. Bu yazı ve başlık fikirleri nedense ben duştayken aklıma geliyor. En iyi materyalleri orada çıkarıyorum. Mesela yazacağım 4-5 konu başlığını belirledim. Çok yakında onları da yazmaya başlayacağım.
Yazılarımı genellikle tek oturuşta yazmam. Bilgisayarı, yazı kısmı kapatır, biraz gezer sonra tekrar yazmaya devam ederim. Belirli bir düzenim yok bu konuda. Bazen yazı yazmak sıkıcı olabiliyor. Böyle yaparak belki de kendimi yazmaktan soğutmuyorum (soğurmuyum yahu! seviyorum yazmayı. sizleri de). Bakınız bu yazı bile neredeyse 500 kelime olmuş. Artık bitirmek gerekir. Her Gün Biri’nde yazım yayınlandıktan sonra buradan bağlantı veririm. Böylece blog yazımı ve nasıl yazdığım konusunda daha fazla fikir edinebilirsiniz.
Ben kendimi senelerce aile babası olacak adam olarak gördüm. Yanılmış olabilirim. Aile babası adamın çocukları olur, çocuklarıyla vakit geçirir. Benimse bugünlerde çocuklara hiç sabrım yok. Neden bilmiyorum ama irdeleyeceğim. Birkaç fikrim var. Tek bir ricam var yazıdaki çocuk resimlerine bakıp şevkat göstermemeniz. Bu yazıyı yazdığım ruh hali, böyle bir hareketi kaldıramaz. Yine sinirlendim şimdi. Derin nefes alıp sakinleşmeye çalışıyorum.
Türkiye’de futbol bir zorunluluk haline gelmiş. Sanırım siyasi bunalım zamanlarında insanlar futbola yönelip kafa dağıtmak istemiş. Bu ve birkaç nedenden daha dolayı (İstanbul’da yatılı okuyanların maç maceraları) orta yaş ve üstü kitle futbolla ilgilenince doğal olarak ailenin tümüne sıçrıyor bu ilgi. Pek çok kişinin futbola olan ilgisinin aile kaynaklı olduğunu düşünüyorum, evet. Tabii istisnalar da var. Futbol seven ailenin sevmeyen çocuğu, sevmeyen ailenin fanatik çocuğu… Oğlu diyecektim ama yaptığım yanlışı anladım hemen.
Futbol oynayamıyorsanız çok sorunla karşılaşacaksınız demektir. Arkadaş çevresiyle maç izlemeye gidilir, siz sıkılırsınız (transfer piyasasını takip ettiğimden gelecek sezonda güzel güzel maçlarımı izleyebilecek halde olacağım). Nedense bayanların da futbol düşkünü erkeklerin
Lise sondayken okulda kısa film yarışması düzenlenmişti. Okulun kamerasını alıp kullanıyorduk. Kendi kameram yoktu. Bizden başka film çeken bir grup daha vardı. Çekim saatlerimizin kesişmemesi gerekiyordu. Tabii bu da bazı özgürlükleri kısıtlıyordu. Toplamda 5 oyuncuyduk ama saatler tutmuyordu. Öğlen araları çekim yapıyorduk genellikle. 30 lira bütçeyle gittik güneş gözlükleri aldık. Oceans serisine devam çekeceğiz güya. Hiç Ocean isminin Danny Ocean’dan geldiğini düşünmeyerek Kastamonu’nun ortasından geçen Karaçomak deresini düşündüm (boklu dere olarak bilinir. Bokludur, deredir). Oceans 13′ten sonra 14 geleceği için isim Karaçomak 14 oldu. Yine bu rakamın oyuncu sayısıyla alakalı olduğu aklıma gelmedi. Oysa Karaçomak 5 falan düzgün olurmuş. E o zamanlar şimdiki gibi değildim. Baskı altında yaşıyordum diyebilirim. Her neyse. Film senaryosu falan netleşti. Okuldaki en kafa hocayla da anlaştık filmde rol verdik. Bu bana öne geçmemiz için faydalı olur gibi geldi. Fakat diğer ekip 3-4 hocaya rol verince bir anlamı kalmadı. Olsun, hocam oldukça profesyonel oynadı. Belki de biz hocanın oynadığını söylemeseydik onlar da diğer hocaları oynatmayabilirdi.
Rock müziği küçümseyen, satanik bulanlara gıcık olurum. Açıkça söylüyorum bu insanlar geri zekalıdırlar. Böyle insanlara akıl, fikir aşılayabiliyorsanız aşılayın yoksa muhattap olmayın. Kalın kafalıdırlar da. İşte efendim bu yazıda hem o insanlara laf sokacağım hem de müzik tarihinin en önemli grubu olarak gördüğüm Beatles’tan, sevdim yanlarından bahsedeceğim. Fena olmayacak herhalde. Buna benzer grup yazıları yazmamam için bir sebep göremiyorum. Fakat bu yazılardan dolayı buranın bir müzik blogu olduğunu sanmayın. Hayatımı anlatsam roman olur derler ya, ben de hayatımı anlatıyorum. Roman şeklinde değil. Parça parça. Bazen sansürlü. Müziğin de hayatımda büyük yer ettiğini düşünürsek müzik hakkında yazılar olması da çok saçma olmayacaktır.