Richard Dawkins’in God Delusion‘ını okuduğum bir sır değil (bu yazı o kadar uzun bir süredir taslak olarak bekliyor ki, ben yazmaya başlayana kadar kitap bitti). Burada 1950′li yıllarda İkinci Dünya Savaşından sonra daha önce başka hiçbir insan topluluğuyla iletişim kurmamış Asya adalarına ABD uçaklarla mühimmat göndermeye başlıyor. Bundan önce etraflarında beyaz insan bile görmemiş bir toplum uçaklarla mühimmat getiren, havaalanı yapan, şehirler kuran beyaz insanlar görünce kendilerinin çok ilerisinde olan bu teknolojiyi din haline getiriyorlar.
Bu yazıda herhangi bir dini veya genel olarak inanç kavramını eleştirmeyeceğim ama kargo mezhepleri gerçekten insanların bu konularda nasıl düşündüğünü gösteren oldukça ilginç bir örnek.
Ünlü bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke‘ın üç tahmin yasası şöyle diyor:
- Başarısı kabul edilmiş ama yaşlı bir bilim adamı, bir şey mümkün diyorsa neredeyse her zaman doğrudur; bir şey imkansız diyorsa, muhtemelen yanlıştır.
- Mümkün olan şeylerin sınırları için biraz imkansıza cüret etmek gerekir.
- Yeteri kadar gelişmiş bir teknoloji sihirden farksızdır.
Burada bizi ilgilendiren yasa tabii ki 3.sü. Bugün uzaydan çok gelişmiş bir ırk bizimle iletişim kursa mantığını bir miktar olsa da anlarız. Fakat bu iletişim 200 yıl önce olsaydı insanlar birbirini öldürür, isyanlar çıkardı. Kargo mezheplerinin Endonezya, Mikronezya ve Papua Yeni Gine’de görüldüklerini düşünürsek nesillerce izole hayat süren toplumlara birden uçak gösterirsen elbette bu onlara mucize gibi gelir. Bu yerlerde uygar topluluklar olsa bile teknolojik atılımlar onlar için de dünya genelinden çok daha sonra gerçekleşti.
İlginç bir olay da kargo mezheplerinin Hristiyanlığa oldukça benzemesi. Kargo mezheplerinin inananları (bugün sadece Vanatu‘nun Tanna adasında inananlar var) John Frum isimli birinden bahsediyorlar. John Frum kargo mezheplerinin peygamberi sayılabilir. Kim olduğu bilinmiyor ancak o sıralarda hizmet vermek için o bölgede bulunan ve yerlilerin saflığından yararlanan bir insan olduğu açık. John Frum insanlara ev, yiyecek ve ulaşım vaad ederek insanların kendisine inanmasına neden oluyor. İnananlara sorulduğunda da kendisinin bir gün kargo uçağıyla geleceğini ve vaad ettiklerini inananlarına vereceğini söylüyorlar. Ayrıca Frum yerlilere tüm beyazların bölgelerini terk edeceği ve yerlilerin beyazların kullandığı materyallere ve eğlencelere sahip olacağı bir gelecekten bahsediyor.
1941 yılında Frum’ın bu safsatalarına inanlar çılgınca para harcamaya, eğlenmeye ve önceki inançlarından uzaklaşmaya başlıyorlar. Bölgede 300.000′e yakın asker buluyor ve bu askerlerin ülkeleri bu hareketi durdurmaya çalışıyorlar. John Frum’ı rezil etmeye çalışıyorlar, taklitlerini hapsediyor hatta mezhep liderlerini sürüyorlar. 2. Dünya savaşı bittikten sonra John Frum’ın inananları onlara “kargo” getirsin diye anıtsal pistler inşa ediyorlar. 1957′de Tanna’da barışçıl olan T-A-USA (Tanna Army, United States of America) isimli bir örgüt kuruyorlar. Bu örgüt ordu gibi yürüyüşler düzenliyorlar (hala devam ediyor). Bu örgütün 70′li yılların sonunda özgür ve demokratik Vanatu’nun oluşmasına da karşı çıkıyorlar. Böyle bir oluşum batının “modern” ve Hristiyan geleneklerinin ülkede yayılacağını iddia ediyorlar. Bu oluşum bugün siyasi bir parti olarak hayatını sürdürüyor.
Kaynaklar:
1. Dawkins, R., The God Delision, ch. 5
2. Wikipedia, John Frum
3. Wikipedia, Cargo cult
4. Wikipedia, Clarke’s Three Laws
Yazacak şeyler bulamadım derken dur bir eleştireyim şu Facebook kullananları dedim. Daha doğrusu kendi kendime konuşuyordum, insanlara artistlik yapıyordum dedim dur şunu yazayım. Ne düşünüyorum kısmına değil de buraya yazmak daha mantıklı olacakmış. E o zaman yazayım. Her neyse. Sinir olduğum olayları ve takıntılarımı listelemeye başlayayım.
Bir “Otostopçunun Rock’n Roll Rehberi” vardı demeyin veya deyin de ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Sadece isim benzerliği var başka bir şey yok. Bildiğiniz gibi haftanın beş günü yağmur, çamur, kar, kış, soğuk, rüzgar demeden ODTÜ’ye gidip geliyorum. Evden A1’e gitmek zaten ayrı bir problem (bkz.
Otostop çekmek için baş parmağınızı yukarı kaldırıp kolunuzu yola doğru uzatmanız yeterlidir. Ancak bu mesaj ODTÜ içerisinde dışarıya gitmek için (genellikle Kızılay veya Bahçeli) otostop çekiyorum anlamına gelir. ODTÜ içerisinde bir yere gitmek isteniliyorsa baş parmak aşağıya bakıyor olmalıdır.
Belediye otobüsleri önce halka hizmet amaçlı yaratılmış, sonradan bir ticarethane haline gelip ulaşım sıkıntısı çekilen büyük şehirlerde insanları hayattan bezdirmeyi görev edinmiş bir ulaşım türü aracıdır. Zamanla zorunluluk haline geldiğinden dolayı halk arasında çeşitli şehir efsanelerine yol açmıştır. Bunun yanısıra birçok geleneğin gelişmesine de yardımcı olmuştur. Bunlardan birkaçı şudur: yolda müzik/radyo dinlemek, yaşlılara yer vermemek, para/kart uzatmak, ineceğin durağa gelmeden düğmeye basmak… Bizden sonraki nesillerin geliştirmeye devam edeceği bu geleneklerin eşi benzeri başka bir durum altında oluşamazdı. Şimdi gelelim belediye otobüslerinden çıkarılabilecek fikirlere:
Ayakta gitmenin pek çok nedeni vardır. İş çıkış saatinde otobüsün kalktığı duraktan sonra otobüse binmek sık görülen bir nedendir. Aynı şekilde sabah saatlerinde merkezi yerlere gitmeye çalışmak da ayakta kalmaya neden olabilir. Yine benzer bir şekilde siz kartı basarken arkanızdan geçen teyzeler sizin yerinize oturup sizin ayakta kalmanıza neden olabilir. Ancak bu kısımda ayakta kalmaya nelerin neden olduğunu değil, bu durumu nasıl en az acılı hale getirebileceğimizi inceleyeceğiz. Buyrun başlayalım.