Puan: 




Herhalde bu yazıda Facebook‘un tarihinden bahsetmem biraz saçma olur. Zaten film Facebook’tan çok Facebook’un nasıl oluştuğunu anlatıyor. Çoğu kişi sadece “şeker çocuk” Zuckerberg’ü biliyor, fakat bu film sayesinde sitenin gelişiminde yaşananları da görmüş oluyoruz. Her ne kadar bu film için gerçeği yansıtmıyor diyor Zuckerberg. Katılıyorum, bence filmde gösterildiği kadar dürüst bir insan değil (bkz. dumb fucks). Film neredeyse sadece bu adam üzerine kurulu olduğu için bahsedecek başka bir şey de pek olmuyor maalesef.
Film “The Accidental Billionaires” isimli kitaptan uyarlama. Kitabın yazarının da danışmanı Eduardo Saverin. Filmi izleyenler için bu isim bir anlam ifade edecektir. İzlemeyenler için tadını kaçırmamak adına detay vermiyorum.
Sinematik açıdan pek yorum yapmam doğru olmayacak çünkü dikkatli bir şekilde (ve güzel bir sinemada) izlemedim. Fakat David Fincher‘a (Se7en, Fight Club) güvenim tam.
Bu filmi Facebook’a hiç üye olmamış (artık kaldıysa öyle insanlar) izlemese de olur. Fakat girişimciler için yakın zamanda tabu haline getirileceği kesin. Pis herifler. Ben girişimci değilim ama programlama açısından ne yalan söyleyeyim beni de gaza getirdi (ki ben kolay kolay gaza gelmem). Güzel film, izleyin.
Sosyal Ağ / The Social Network
Türkiye’de ve tüm dünyada bir fenomene dönüşmüş, milyonların sosyal paylaşım sitesi Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ve arkadaşlarının öyküsü.
Tür: Dram, Tarihi
Yönetmen: David Fincher
Oyuncular: Rooney Mara, Justin Timberlake, Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Rashida Jones, Brenda Song,Joseph Mazzello, Malese Jow

90′larda büyümenin getirdiği birçok cahillik var bizim ve bizden sonraki nesillerde. Bilmediğimiz pek çok şey var. 90′lı yıllardan önce Güney Afrika’nın durumu gibi. Hatta
Bir üçlemenin ilk filmini izlediysem devam filmlerini de izlerim (genellikle). Millenium üçlemesinin ilk filminin etkileyiciliğinden yola çıkarak devam filmlerinden de benzer bir performans bekliyordum. İlk filmde başlayan hikaye bu filmde farklı bir yola sapıyor, Lisbeth’in geçmişiyle ilgili bilgiler ediniyoruz. Anlatım ilk filmde olduğu gibi yavaş fakat izlenebilir bir halde. İlk filmdeki gibi sert sahneler devam filmlerinde yok. Fakat devam filmlerinin sıradan polisiyeler olduğu söylenemez. Polisiyeden çok dram bile denebilir. İlk filmi beğenenler mutlaka bu filmi de izlemeli.
Millenium üçlemesinin son filmi. Bu filmde adalet yerini buluyor, bir kaç ufak konu dışında cevapsız soru kalmıyor (Lost mu sandın?). Lisbeth’in özüne dönüşü var bu filmde. Yine benzer bir şekilde İsveç’te işlerin nasıl işlediğini ufaktan görmüş oluyoruz. Üçlemenin belki de en durağan olanı. Yine de serinin devamı olarak çok da abes durmuyor. Filmde genel olarak büyük bir olay yok, bir önceki filmde olduğu gibi çoğunlukla Lisbeth üzerine yoğunlaşılmış. Filmde komplo teorisine benzer olaylar da var, bu açıdan biraz sıkıcı olduğu söylenebilir. Bu film çoğunlukla üçleme tamamlansın diye izlenecektir.
The Doors’un sonu (daha doğrusu Jim Morrision’ın ölümü) hala tartışılagelen bir olay. Grubun bundan 40 yıl önce aktif olmuş olması da bugün yeni dinleyicilerinin doğru bilgiye ulaşamamasına da neden oluyor. Tabii The Doors’un ikonik durumunu da unutmamamız gerekiyor. Sonuçta The Doors’u anlatan filmlerin başarılı olmama olasılığı düşük. Tabii bu tarz bir filmden milyonlarca seyirci, gişe başarısı beklenemez. Sonuçta bu film bir The Doors belgeseli. Hayatta olan grup elemanlarının çalışmasıyla yapılmış. Daha önce hiç yayınlanmamış görseller de filmde yer alıyor. Johnny Depp tarafından seslendirilmiş. Açıkçası belgesel Jim Morrison’ın şiirlerine çok benziyor (An American Prayer’dakilerden bahsediyorum). Anlatımı güzel, anti-Oliver Stone’cu bir film. The Doors seven izlesin, izlettirsin.
Normalde bu tarz filmleri pek izlemem. Bursa’dan İzmir’e giderken 5 saat boyunca uyuyamadığım için otobüsteki dandik filmleri izlemem gerekti. Filmler dublajlı olmasaydı belki de daha yüksek bir puan alabilirdi. Amerika’da cezaevine girmek denince tecavüz gündeme geliyor. Bu filmde de Stan hapishanede tecavüz edilmemek için hapse girmeden kendini eğitip dövüş sanatlarında uzman oluyor. Vakit geçirmek için izlenebilecek ikinci sınıf bir film. Cinsel referanslar da var. Çocuklar için uygun bir film olmadığı kesin. Çok sıkılmadığınız sürece izleyip vakit kaybetmeyin.
SNL izinden giden bir komedi filmi daha. Bu sefer çok iyi olmuş. Bruce Willis ve Tracy Morgan inanılmaz bir ikili oluşturmuşlar. Klasik polis komedilerinden farklı kılan pek bir şey olmasa da film genel olarak eğlenceli. Aksiyon sahneleri de fena sayılmaz. Fakat Tracy Morgan gerçekten kötü bir oyuncu. Film boyunca burnunu çekip durdu (kokain mi kullanıyor ne yapıyor anlamadım), ayrıca tutukluyu sorguladığı sahneyi dikkatli izleyince adamın salyalar saçtığını görebilirsiniz. Konuşmasını anlamak da pek kolay değil. Bruce Willis de çok büyük bir oyunculuk sergilemiyor. Sürpriz bir oyuncu var, isim verip tadını kaçırmak istemiyorum, o oyuncu gerçekten inanılmaz bir iş çıkartmış bu filmde. Her neyse, bana göre ortalamanın üzerinde bir komedi-aksiyon filmi. İzlemenizi tavsiye ederim.
Bu filmi daha önce duymamıştım. Tür olarak drama ve komedi yazınca ve Ben Stiller’ı görünce izleyeyim bari dedim. Tabii bu büyük bir hataydı. Noah Baumbach tarafından yönetilmiş, sizi bilmem ama ben daha önce duymadım. O yönetmenin tarzı bir filmmiş. Filmi şöyle kısaca özetleyeyim, hayatta bir yerlere gelebilecekken hiçbir şey yapamamış psikolojik olarak sorunlu birinin “tatilini” anlatıyor. Film sıkıcı, oyunculuk sıkıcı, konu sıkıcı, karakterler sıkıcı. Bu filmin iyi bir yanı yok. Belki de fazla sanatsaldır da ben anlamıyorumdur (!). Boş verin uzak durun bu filmden.
Film izleyeyim de yazı yazayım dedim izlediğim filmlere bak. Edge of Darkness da kötü bir film. Mel Gibson dedim, aksiyon dedim izledim bir de. Sıradan bir komplo teorisi filmiymiş meğerse. Amerikan ordusunun özelleşmesi gerçekten benim hiç ilgimi çekmeyen bir konu. Kendi soruşturmasını kendi yürüten polis olayı da gerçekten çok fazla abartılan bir olay. Özellikle bir Mel Gibson hayranlığınız yoksa bu filmi de izlemeyin derim.