Serinin ilk filmi: The Girl With the Dragon Tattoo yazısı.
The Girl Who Played With Fire
Puan: 




Bir üçlemenin ilk filmini izlediysem devam filmlerini de izlerim (genellikle). Millenium üçlemesinin ilk filminin etkileyiciliğinden yola çıkarak devam filmlerinden de benzer bir performans bekliyordum. İlk filmde başlayan hikaye bu filmde farklı bir yola sapıyor, Lisbeth’in geçmişiyle ilgili bilgiler ediniyoruz. Anlatım ilk filmde olduğu gibi yavaş fakat izlenebilir bir halde. İlk filmdeki gibi sert sahneler devam filmlerinde yok. Fakat devam filmlerinin sıradan polisiyeler olduğu söylenemez. Polisiyeden çok dram bile denebilir. İlk filmi beğenenler mutlaka bu filmi de izlemeli.
The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest
Puan: 




Millenium üçlemesinin son filmi. Bu filmde adalet yerini buluyor, bir kaç ufak konu dışında cevapsız soru kalmıyor (Lost mu sandın?). Lisbeth’in özüne dönüşü var bu filmde. Yine benzer bir şekilde İsveç’te işlerin nasıl işlediğini ufaktan görmüş oluyoruz. Üçlemenin belki de en durağan olanı. Yine de serinin devamı olarak çok da abes durmuyor. Filmde genel olarak büyük bir olay yok, bir önceki filmde olduğu gibi çoğunlukla Lisbeth üzerine yoğunlaşılmış. Filmde komplo teorisine benzer olaylar da var, bu açıdan biraz sıkıcı olduğu söylenebilir. Bu film çoğunlukla üçleme tamamlansın diye izlenecektir.
Ve daha önce yapmadığım bir şey yapıp üçleme ile ilgili biraz bilgi veriyorum:
Kısa Kısa
- Bu filmler İsveç’te televizyonda yayınlanmak için 180 dakika olarak çekilmiş.
- Üç filmin vizyon versiyonlarının uzunluğu da 120 dakikadan fazla.
- Üçlemenin Amerikan versiyonun ilki 2011′de vizyona girecek.
- Larsson 2004′te ölmeden önce 4. kitabı bitirmek üzereymiş.
- Larsson’ın notlarında yeni bir veya iki kitaplık yazılar da var.

The Doors’un sonu (daha doğrusu Jim Morrision’ın ölümü) hala tartışılagelen bir olay. Grubun bundan 40 yıl önce aktif olmuş olması da bugün yeni dinleyicilerinin doğru bilgiye ulaşamamasına da neden oluyor. Tabii The Doors’un ikonik durumunu da unutmamamız gerekiyor. Sonuçta The Doors’u anlatan filmlerin başarılı olmama olasılığı düşük. Tabii bu tarz bir filmden milyonlarca seyirci, gişe başarısı beklenemez. Sonuçta bu film bir The Doors belgeseli. Hayatta olan grup elemanlarının çalışmasıyla yapılmış. Daha önce hiç yayınlanmamış görseller de filmde yer alıyor. Johnny Depp tarafından seslendirilmiş. Açıkçası belgesel Jim Morrison’ın şiirlerine çok benziyor (An American Prayer’dakilerden bahsediyorum). Anlatımı güzel, anti-Oliver Stone’cu bir film. The Doors seven izlesin, izlettirsin.
Normalde bu tarz filmleri pek izlemem. Bursa’dan İzmir’e giderken 5 saat boyunca uyuyamadığım için otobüsteki dandik filmleri izlemem gerekti. Filmler dublajlı olmasaydı belki de daha yüksek bir puan alabilirdi. Amerika’da cezaevine girmek denince tecavüz gündeme geliyor. Bu filmde de Stan hapishanede tecavüz edilmemek için hapse girmeden kendini eğitip dövüş sanatlarında uzman oluyor. Vakit geçirmek için izlenebilecek ikinci sınıf bir film. Cinsel referanslar da var. Çocuklar için uygun bir film olmadığı kesin. Çok sıkılmadığınız sürece izleyip vakit kaybetmeyin.