Benim hayatım bir roman olabilirdi… Güneşin ilk ışıklarının hafif aralık pencereden sızarak gazetemin sağ üst köşesini aydınlattığı sıradan bir sabahtı. Çayımı hızlıca yudumlarken tonlama konusunda sorunlar yaşayan karşı komşumun sesiyle irkildim. Bu ses benim için bir süredir uyarıcı olmuştu; “ayakkabılarını giy ve evden çık” komutuna sorgusuzca uymamı hatırlatıyordu. Çantamı sırtlamış otobüs durağına doğru olanca hızımla koşturuyor, şoförün beni fark etmesi için elimi, kolumu kontrolsüzce sallıyordum. Evet; çabam boşa çıkmamıştı neyse ki. Muavinle bir paso gösterme krizi yaşadıktan sonra her zamanki gibi en arka sıranın sol köşesindeki yerime kuruldum. Bu ana kadar her şey mükemmel denecek kadar sorunsuzdu.Ta ki bir anda koskoca otobüste şoförle ben yalnız kalana dek. Üstelik bu şoför her sabah beni okula götüren tonton amcaya hiç mi hiç benzemiyordu; gözleri kan çanağına dönmüş, bakışları yırtıcı bir hayvanın avını öldürmeden önceki keskinliğiyle ve bu durumdan aldığı hazzı ifade eden dehşet verici gülümsemesiyle bana bakıyordu. Korkudan elim ayağım titriyordu. Neler oluyordu böyle, insanlar nereye kaybolmuştu bir anda? Bu adam da nereden çıkmıştı şimdi? Aklım bu esrarengizliğe uygun yanıtlar bulmakta oldukça zorlanıyordu. Bir anda boğuk sesli motorun susmasıyla ve etrafı saran bu ölüm sessizliğinin ürpertisiyle kendime geldim. Aman tanrım buraya doğru geliyordu, elinde henüz netleştiremediğim parlak bir cisimle bana doğru kahkahalar atarak yürüyordu. Bense yukarıdan bir yerlerden havalanmış ikimizi de içine alan bu kareyi izliyordum. Bu, sanki bir filmin çok beğendiğiniz bir sahnesini en ağır çekimde izlemeniz gibiydi. Olamaz elindeki de ne öyle! Bir anda nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi can havliyle kaçarken buldum. Neler oluyordu böyle? Deliriyor muydum yoksa? Arkama bakmaya korkuyor, göz ucuyla bir gölgenin beni takip edip etmediğini kontrol ediyordum. O kadar hızlanmıştım ki koşmakla uçmak arasında gidip geliyordum sanki. Oysaki uçmanın ne demek olduğunu hiç tecrübe etmemiş biri için yapılabilecek çok belirsiz bir benzetmeydi bu. Artık bütün cesaretimi toplamaya yetecek kadar uzaklaştığımı hissediyordum. İşte o anda duraksamadan kafamı çevirmemle soluk soluğa çıkan nefesimin zar zor attığı çığlıklarımın yankılanması bir oldu. Neredeyse bir apartman kadar uzaklık vardı aramızda! Bir an olanların mantıksızlığı beni durdurup adama derdinin ne olduğunu sormaya itecek oldu ama içimden bir ses bu sorguya engel oluyordu. O sırada karşıma eski bir binanın çıkmasıyla sokaktaki kovalamacayı daha küçük bir alana hapsetmiş olduk. Ayaklarımın fikrime ihtiyaç duymadan beni soktuğu bu bina bir okuldu, benim ilkokulum, seneler önce yıkılan okulum! Görünürlerde kimse yoktu, izimi kaybettirmiş olduğumu düşünüyordum ki; tahta merdivenlerin gıcırtısı içime dolan bir anlık son umudumu da katletti. Alt kata inip kapana kısıldığım bu karanlık, kasvetli, terk edilmiş binadan çıkmak için kararlı, temkinli, sessiz adımlarla ilerliyordum. Aniden bir ışık huzmesinin gözümü almasıyla duraksadım. Işığın bir bıçağın parlak yüzeyinden yansımasıydı bu. Tam karşımda upuzun, bomboş koridorda birbirimizin silüetlerine bakakaldığımız o anda adamın elinde tuttuğu bıçağın yansıması. Artık sessizliğin hiçbir anlamı kalmamıştı; çığlık çığlığa koşturuyordum. Sağ bacağım uyuşmaya başlamış, nefes almakta güçlük çekiyordum. Plansızca sanki hızlı bir dönüşün sadece onu yavaşlatacağını düşündüğüm bir yanılsamayla sağdaki kapıdan içeri girdim. Tam o anda sırtımda vücudumun derinliklerine doğru ilerleyen bir davetsiz misafirin varlığıyla tekleyerek birkaç adım daha attım ve yavaş yavaş yayılan sıcak bir hissin etkisiyle dizlerimin üstüne çöktüm. Terk edilmiş okulun zili de sanki başıma gelenlerin mantıksızlığı ve nedensizliğini vurgulamak istercesine bangır bangır çalıyordu. Gittikçe daha da netleşen bu ses huzurla ölmeme engel mi olacaktı yani öyle mi? Derken omzumda bir dürtü hissettim ve gözlerimi açmamla yorganı başıma kadar çekmiş olduğumu fark ettim. Annem saatimin çalması, okula geç kalmam konusunda belli belirsiz algıladığım şeyler söylüyordu hiç kuşkusuz. Kalkmaya çalışırken sağ tarafıma yattığım için ayağımın uyuştuğunu, sırılsıklam ter içinde kaldığımı hissettim. Uyku stilimin hayal gücüme kattığı yaratıcılığı düşünerek kısa bir süreyi yatağın içinde gülerek geçirdim. Evet; işte eğer sadece bir rüya olmasaydı hayatım bir roman olabilirdi hem de kendi ölümümle sonlandıracağım bir roman.
Özgü Küçük
Flashforward kelime anlamı olarak zamanda ileriye kırılma anlamına geliyor. Zamanda geriye kırılma olan flashback kavramını zaten biliyoruz. Bu dizi ise zamanda ileriye kırılma üzerine. Dünyadaki herkes 2 dakika 17 saniye boyunca 6 ay sonrasını görüyorlar. Bu esnada insanlar bilinçlerini kaybedip bayılıyorlar. Bu geleceğe bakış sıradan bir rüyadan öte sanki o anı yaşıyormuş gibi canlı bir biçimde görülüyor. Dizi hakkında spoiler vermemek için bazı detaylara girmiyorum. Konu olarak oldukça ilginç olmakla beraber oldukça da sürükleyici bir dizi. Arada sırada Lost’a göndermeler de görebilirsiniz.
Family Guy spin-off’u olacağı bir senedir bilinen bir şey. Fakat The Cleveland Show ancak bu sezon başlayabildi. Family Guy’daki Cleveland, Quahog’daki evinden ayrılarak doğduğu şehre geri dönüyor ve klasik Family Guy anlatımıyla konular gelişiyor. Cleveland’ın zenci olması hikaye akışını etkiliyor. Fakat yine de Amerikan vatandaşı olmadan da yapılan esprilerin çoğu anlaşılabiliyor. Family Guy’a ek olarak dizi 4:3 boyutlarında değil 16:9 yani geniş ekran olarak yayınlanıyor. Büyük kanallarda yayınlanan çizgi dizilerden geniş ekrana geçişin yakın olduğunu belli eden bir gelişme bu. Family Guy ve The Cleveland Show’a ek olarak bu dizilerin yaratıcısı, oyuncusu ve senaristi olan Seth MacFarlane’in bir de American Dad isimli bir dizisi daha var. Bu dizide yoğun olarak siyasi görüşlerin bahsi geçiyor. Diğer dizilerdeki gibi kısımları da var ancak siyasi ağırlığı daha yoğun ve daha eğlenceli. Eğer Family Guy’ı seviyorsanız yazıda bahsettiğim diğer iki diziyi de takip edebilirsiniz.
Bir senedir düzenli olarak yayınlanan bir Stargate dizisi yoktu. Universe’ün bu sezon yayınlanacağını da uzun bir süredir biliyorduk. Stargate Universe, Atlantis veritabanından alınan 9 kodlu bir adrese gidilmesiyle başlıyor. Dünya dışındaki Icarus üssünde 9 kodlu adrese gitmek için gerekli çalışmalar yapılırken, üs saldırıya uğrayınca bu adresi denerler ve üs bu adrese taşınır. Dizide bizim galaksimizden yola çıkmış olan Destiny adlı Ancient gemisine açılan bu adres, ekibin bu gemide yaşama, gemiden kurtulma çabalarını anlatıyor. Önceki Stargate’lerden sonra Universe daha az aksiyon daha çok drama ağırlıklı çekilmiş. Oyuncular da Atlantis’e göre çok daha iyiler (Richard Dean Anderson’ın yeri asla doldurulamaz). Stargate evrenini takip edenlerin kaçırmaması gereken bir dizi.
Ege Kayacan, patatese (daha doğrusu patatesli böreğe) karşı
Son yazımda da okuldan bahsetmiştim. Zaten baya oldu yazı yazmayalı. Hatta baktım 10 gün olmuş. Eh tabii bu 10 gün arada hayatımdaki yoğunluk pek değişmedi. Sadece bu aralar biraz hafifledi o da vizelerimin başlaması yüzünden. Dün ilk vizeme de girdim böylece vize sezonunu açtım. İddia ediyorum Türkiye’de ilk vize yapan üniversite biziz