Codeluu bu logoyu benim için tasarladı. Logo beni biraz alkolik gösterse de oldukça eğlenceli bir logo. Kendisine buradan teşekkür ediyorum ve ben de böylece sunipeyk gibi bir yazı yazmış oluyorum.
Monthly Archives: Ağustos 2009
Bazı Kısaltmalar
3G
3G dedik durduk bir ay. Emin olun teknolojiciler hariç 3G diyen insanların %90′ı 3G’yi GGG sanıyor. Buradaki G, Generation (jenerasyon) anlamına geliyor. 3 ise doğal olarak 3rd (yani 3.) anlamına geliyor. Veri aktarımında gelinen son (!) nokta yani. Ne vardı önceden? 2.5G, 2G, ve 1G (ilk jenerasyonlar daha sonra gelen jenerasyonlardan sonra ilk jenerasyon olarak adlandırılırlar. Bizdeki geleneksel kelimesi gibi değil yani). Peki bundan sonra ne gelecek 3.5G, 4G…
ADSL
ADSL (eyğ-di-ess-el) açılım olarak Asymmetric Digital Subscriber Line anlamına gelir. ADSL (a-değ-se-leğ) diye bir şey yoktur. Türkçesi üzerinde bir anlaşmaya varılmamış olsa da Asimetrik Dijital Abone Hattı (ADAH) bence en mantıklı seçim. Buradaki kelimeleri de açıklayayım. Asimetrik, sunulan hızın her zaman sabit olmadığını, dalgalanmalar olabileceğini anlatır. Dijital kelimesi kendini yeteri kadar açıklasa da fiber optik ve diğer kablolardan verilerin dijital olarak aktarıldığını belirtir (telefon konuşmaları analog olarak iletilir). Abone kelimesi bu sistemin üyelikle çalıştığını, hat kelimesi ise telefon hattından sunulduğunu gösterir.
Washington D.C.
Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD – USA (United States of America)) başkenti olan Washington şehrinin yanında D ve C harfleri bulunur. Bu harfler District of Columbia (Columbia Bölgesi) anlamına gelir. Başkenti ayrı bir eyalet yapmanın ayrıcalıklar verebileceği olasılığı yüzünden Washington eyalet değildir. Belediye başkanı seçilmekle birlikte valisi seçilmez.
Biraz da İngilizce kısaltmalardan bahsetmek istiyorum. Bu kısaltmaların pek çoğunu bilinmemekle birlikte sık sık da kullanılıyorlar.
ASAP
Açılımı “as soon as possible” olmakla birlikte Türkçe karşılığı “bir an önce/evvel” olarak kabul edilebilir. Aciliyet belirtirken sıkça kullanılır.
WTF
Açılımı “what the fuck” olmakla birlikte tam Türkçe karşılığı yoktur. Bizdeki “oha” kelimesini tam olarak olmasa da biraz karşılar. Genellikle şaşırma belirtisidir. Bir benzeri de “what the hell”dir. Bu ise aman, neyse gibi anlamlar ihtiva eder.
OMG
Açılımı “oh my god” olarak bilinir. Türkçe karşılığı bariz olarak “Aman Allah’ım!” veya “Aman Tanrım!” olarak kabul edilir. Şaşırma, korkma anlamları taşır. Ayrıca daha çok his belirten OMFG kısaltması da vardır. Açılımı “oh my fucking god” olmakla beraber tanrılara küfür etmez. Daha çok şaşırma veya korkma hissi belirtir.
BTW
Açılımı “by the way”dir. “Bu arada”, “bir de” anlamı taşır. Sıkça kullanılır.
DYI
Açılımı “do it yourself”tir. “Kendin yap” anlamına gelse de tam karşılığı “kendin pişir kendin ye”dir.
FYI
Açılımı “for your information”dır. “Bilgin/haberin olsun” anlamında kullanılır.
MJ Cinayeti ve TTNet
Dün gece iki önemli olay oldu. Hangisinin önce olduğunu bilmiyorum.
Michael Jackson’ın otopsi sonuçlarına göre ölümünün cinayet olduğu ortaya çıktı. Diğeri ise internette yaşadığımız büyük sorunlardı. Haberleri internetten takip ettiğim için, internet de o saatlerde sorunlar yaşadığı için hangi haberin önce, hangi haberin sonra oluştuğunu bilemiyorum. MJ cinayeti halen resmen açıklanmadı ama durup dururken öleceğini sanmıyorum öyle bir adamın. Cinayet değilse bile cinayet bile diyebilirler.
Hayatım boyunca komplocu olmadım. Hatta pek çok kişinin kabul ettiği komplolara bile inanmadım ama burada ben bir komplo seziyorum. MJ’in ölümü içinde de bir komplo vardır, ben ondan değil bizim MJ’in ölümünün cinayet olması haberine ulaşamamamızın bir komplo olduğunu iddia ediyorum. O kadar zaman arasında sorunun oluşması bu haberle aynı zamana denk gelemez arkadaş! Bunu biri araştırsın bence (bu internet gidikliğinin sebebinin yeni bir sansür/filtreleme sistemi veya sosyal medya takip sistemi olduğunu iddia eden diğer komploculara selam gönderiyorum. hatta onları mimliyorum bu konuda yazı yazsınlar, boş durmasınlar.)
The Boat That Rocked
Bu aralar bu film taktım. Neredeyse her gün en az bir kere izliyorum. Filmi daha önce yorumladım aslında ama hayatıma bir paragraflık bir filmden çok daha fazla etki ettiği için yeniden bir yazı yazmayı uygun gördüm. Yaklaşık olarak bir haftada beş defa izledim filmi. Soundtrack yüzünden mi, eğlenceli işlenişi yüzünden mi yoksa 60ların ruhu yüzünden mi bilemiyorum ama gördüğünüz üzere filmi tekrar tekrar izletecek bir çok sebep var (bence). Tabii artık o kadar çok izledim ki filmi açıp başka işlerle de uğraşabiliyorum. Zaten arada kısa kısa sıkıcı sahneler var, onları da atlamaktan geri kalmıyorum. Belki filmin bütünlüğünü bozuyor ama bu konuda da söyleyeceklerim var o yüzden kendimce geçerli bir kapak buldum diyebilirim.
İstisna olarak bu yazı için kendimi biraz tekrar edebilirim. Sonuçta filmi biraz anlatmam gerekiyor. 1960larda İngiltere, Rock’n Roll’a ev sahipliği yapmış olsa da halen 24 saat yayın yapan pop (beatles-kinks pop olarak tanımlanıyor genelde) radyoları bulunmamakta. Fakat Kuzey Denizinde (İngiltere’nin jeopolitik konumuna göre düşünün) demirlemiş korsan radyo istasyonları bulunuyor. Gemiden yayın yapan bu radyo istasyonlarını halkın %50′si dinliyor. Filmde böyle söyleniyor en azından. İşin gerçeği bu değil. Korsan radyo istasyonları var, evet fakat neredeyse her türlü müzik çalan birden çok radyo istasyonu var. Hoş film zaten zamanı anlatan bir belgesel olmadığını belli ediyor, yönetmen de açıkça söylüyor. Hatta bu dönemi anlatan bir belgesel çekilmesini de önermiş. Kimsin sen arkadaşım öneri falan veriyorsun. Akşam akşam adamın asabını bozuyorsun.
Sinirlerimi yatıştırıp geldim okuyucu, kusura bakma. Şimdi sana söyle bir tavsiyem olacak, bu yazıyı hem dönemin ruhunu hem de filmin soundtrackini hissedebilmek için The Who – My Generation (http://fizy.com/s/15jr68) dinlemenizi tavsiye ediyorum. Hem filmin soundtrackinden bir parça hem de o dönemin ruhunu yansıtıyor. Dünyada artık dışlanmasalarda ülkemizde hala rock, metal dinleyen insanlar nedense farklıymış gibi görülüyor. Bu basmakalıp zihniyeti aşmak lazım. Duvarları yıkmak lazım. Tabii bunlar aktivist çözümlerle hallolacak şeyler değil. Zamanla, insanlarımız daha anlayışlı olmaya başladıkça olacak. Fakat ne kadar anlayışlı olmaya başladığımız konusu da tartışılır. Eğitimsizlik yüzünden değil, eğitimli öküzler dolanıyor her yerde. Derin konular bunlar. Filmden bahsediyordum ben burada ne oldu birden anlamadım.
Film dediğim gibi 60′ların sonlarına doğru İngiltere’de geçtiği için film müzikleri olarak rock, pop ağırlıklı. İngiliz sanatçıların da Amerikalıların da parçalarına yer verilmiş. Hatta dönemin dışına da çıkılmış daha sonra yapılan parçalara da yer verilmiş. Tabii filmde bir radyo olduğu için radyoda sadece dönemin şarkıları çalınıyor. Daha sonra yazılan parçalar film içinde radyo ile alakası olmayan yerlerde çalınıyor. Oradan bir yanlış anlaşılma olmasın. Filmde Radio Rock’ı takip ediyoruz. Başarılı bir kadrosuyla bir gemiden korsan yayın yapıyorlar. Tabii bu sonra başlarına dert de olmuyor değil. Gemide yaşamalarının bazı sınırlamaları var. Örneğin gemide kadın yaşamıyor. Haftanın bir günü herkes bir kişi çağırabiliyor. Zaten filmin başında da gemiye “Boat of Love” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Dönem itibari ile cinselliğin tavan yapmasının da etkisi var tabii.
Yukarıda filmin bazı kısımlarını atladığımı söylemiştim. Doğal olarak filmde korsan radyolar kapatılmaya çalışılıyor. Bu kısımları geçiyorum ben. Ben bu filmi bu kadar beğenmişken eleştirmenler ise beğenmemişler. Filmin süresini, konu anlatımını eleştirmişler. Film “The Boat That Rocked” adı altında İngiltere’de vizyona girmişti zaten. Amerika’da “Pirate Radio” adıyla vizyona girecek. Montajı tamamen farklı olacak. 20 dakikaya yakın rakip radyo bölümleri varmış. Belki onları da eklerler. Tabii böyle olunca büyük bir olasılıkla soundtrackte de ufak değişiklikler olur. Film genel hatlarıyla aynı olur fakat başka bir film haline gelir. Bu senenin sonuna doğru Pirate Radio da vizyona girecek. Onu da izlemek için sabırsızlanıyorum açıkçası. Yönetmenin daha önce başarılı romantik komediler çektiği düşünülürse bu filmin başarısız olması gibi bir durum söz konusu olmamalı.
Son sözlerime geliyorum artık okuyucum. Bu film müziğin insan hayatındaki etkisi açısından (dostluklar olsun, düşmanlıklar olsun) oldukça başarılı bir açılımı var. Radyodaki DJ’lerin hepsinin kişilikleri var. Sıradan karakterler değiller. Film için de emek harcandığı belli. Dönemin modası, eşyaları ve en önemlisi plakları ve kasetleri ayarlanmış. O dönemin ruhunu gerçekten iyi yansıtıyor. Güldürüyor, düşündürüyor hatta gözleri doldurabiliyor bile. Filmin bu hali 2 saat sürüyor. İzleyin, bir şey kaybetmezsiniz. İyi zaman geçireceğinizi de ben garanti ediyorum. Eğlenceli müzikler de cabası. Filmden sonra soundtracki bulursanız yeni müziklere de yelken açabilirsiniz. Ben bu yazıyı yazarken soundtracki dinliyordum zaten. Okurken de dinlenilmesi bende yarattığı etkiyi sizde yaratabilir.
Wicker Park, What Happens In Vegas, Road Trip, Road Trip Beer Pong ve Get Thrashed
Filmleri yorumlamaya başlamadan önce sanırım bir seferlik de olsa size bu filmlerin yorumlarını dinleme olanağı sunuyorum. Aşağıdaki oynatıcıdan deneme amaçlı yaptığım podcasti dinleyebilirsin. İçerik olarak buradaki filmlerden bahsettim. Dinlemenizi öneriyorum işime gelirse bundan sonraki film yorumlarını sesli hale getirebilirim. Şimdilik ikisi bir arada fakat bundan sonra biri gidecek diğeri kalacak. Haberiniz olsun. Hatta video şeklinde çekip filmlerden görüntüler veya resimler de koyabilirim.
Wicker Park
Aşka inanmayan bir insansanız bu filmi izlemeyin bence. Bu filmin ana teması aşk. Hatta öyle sıradan aşklardan da değil, büyülü müyülü aşklardan. Film bu yüzden biraz sıkıcı. Aslında işleniş olarak da biraz sıkıcı denilebilir. Hala şu flashback işini düzgün beceremeyen yönetmenler var ortalıkta. Film 2004 yapımı fakat filmdeki insanlar teknolojiden nasiplerini almamışlar sanırım. Evet, aşk filmindeki teknolojiye takıldım. Ne var bunda? Film sıkıcıydı işte
. Büyük bir aşkın bir insan tarafından nasıl engellenebileceğini birinci gözden gösteriyor film bize. Ufak detaylar serpiştirilmiş bu filme. O detaylardan filmi daha önce de çözebiliyorsunuz. Yönetmenlerin sevdiği şekilde çekilmiş yani filmin sonu filmin başında var. Tekrar izletmeyi seviyorlar veya montaj sırasında çok izledikleri için sıyırıyorlar biraz. Film bana sıkıcı geldi. Tavsiye etmiyorum.
What Happens In Vegas
What happens in Vegas, stays in Vegas diye bir deyiş vardır. Yani Vegas’ta kafana göre takıl dışarı laf sızmaz bizden. Amerikalılar gerçekten de bu dediklerini yaparlar. Zaten Amerikan topraklarında Vegas dışında kumar oynamak yasaktır. Tüm ülke buraya kumar oynamak ve iyi vakit geçirmek için akın eder. Zaten Vegas’ı televizyondaki dizilerden yeteri kadar tanıyoruz. Bu film de bizi Vegas turuna çıkartmıyor zaten. Vegas’ta geçen her filmde olduğu gibi bu filmde de Vegas’ta bir evlilik söz konusu. Senaryoyu podcastte anlatmıştım biraz çok merak ediyorsanız oradan dinleyebilirsiniz. Konuşmak yazmaktan daha kolay ve daha eğlenceliymiş bunu da fark ettim. Film bir romantik komedi. Eğlenceli, komik. Süresi uzun değil. Yönetmen saçma sapan işlere girişmemiş adam gibi çekmiş. Eğlendireceğini tahmin ediyorum. Eğlenmek istiyorsanız da tavsiye ediyorum.
Road Trip
2000′de çekilmiş filmin burada ne işi var? Siyah beyaz film yorumları da yaparım bu gidişle. Gerçekten bu kadar az zamanda bu kadar büyük farkların oluşması bana ilginç geldi. Filmi anlatayım bu konuya dönebilirim yer kalırsa. Pek de sıkıcı olmayan ortalama kalitede bir Amerikan kolej komedisi. Evet bahsettiğim konuya dönecek olursam, bugünlerin Amerikan gençlik filmleri ile bu film çok farklı yerde. Herhalde bir dönemde ne tür müzik dinleniyorsa o dönemin tarzı da o müziğe yaklaşıyor. Bu film de 90ların etkisinden pek kurtulamamış. Amerikan üniversitelerinin bu filmdeki hali yine de biraz abartılmış olsa da gerçeğe daha yakın. Belki o dönemde Amerikalılar sekse tam dönüş yapmamışlardır ondandır. American Pie çok daha farklı tabii. Zaten o bir klasik. Bu film de izlenebilir tabii. Kısmen eğlenceli. Oh son olarak; uzun mesafeli ilişkilerin yürümediğini unutmayın.
Road Trip Beer Pong
Dokuz yıl ileri sarıyoruz. Yukarıda anlattığım filmin devamı bu film. Beer Pong oyunu üzerine kurulmuş. İlk filmden bir karakter de var ama ana karakterler tamamen farklı. İyi de olmuş. Beer Pong’u da anlatayım biraz. Plastik bira bardakları Bowlingdeki lobutlar gibi diziliyor. Uzunca bir masada karşılıklık olarak. Pingpong topu ile bu bardakları tutturmaya çalışıyorsunuz. Birkaç ufak kuralı daha var. Film genel olarak bunun üzerine kurulu oh bir de seks tabii ki. Çok fazla çıplaklık olmasa da Amerikan gençlik filminde mutlaka seks işleniyor. İlk film kadar eğlenceli gelmedi bana. Hatta biraz da amatörce geldi. Tabii ki milyon dolarlık bir film ama sadece ev sineması sonuçta. Bir yere kadar. Bu filmi tavsiye etmiyorum.
Get Thrashed
Rock ve Metal müzik belgeselleri gerçekten iyi zaman geçirmemi sağlıyor. Bu güne kadar 4 metal belgeseli izleyip konuşuyorum tabii ama zaten ortalıkta kaç tane metal belgeseli var ki zaten. Bu belgesel farklı olarak Thrash Metal’i konu alıyor. 80′lerde başlayan bu akımı dönemi yaşamış kişilerle birlikte inceliyorlar. Film çok profesyonel değil ama yine de o ruhu taşıyor. Thrash Metal’in eskisi gibi de olmadığı düşünülürse bir geriye dönüş maiyeti de taşımıyor değil. Grupların çoğunun yakın yerlerden çıkması, bu yerlerde kendi parti ortamlarının da olması rastlantı değil bence. Bu ay Blue Jean dergisi veriyordu bunu. Torrentlerde de bulunabilir ama çok yaygın değil. Müzik türüne ilgi duyuyorsanız tavsiye ediyorum.