Bir “Otostopçunun Rock’n Roll Rehberi” vardı demeyin veya deyin de ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Sadece isim benzerliği var başka bir şey yok. Bildiğiniz gibi haftanın beş günü yağmur, çamur, kar, kış, soğuk, rüzgar demeden ODTÜ’ye gidip geliyorum. Evden A1’e gitmek zaten ayrı bir problem (bkz. Belediye Otobüsü Felsefesi ve Ayakta Gitme Yöntemleri). A1’den Teknokent’e gitmek ise tamamen farklı bir problem. Sabah erken gittiğim için ve akşam da semt servislerini kaçırdığım için ODTÜ otobüsleri yerine farklı ulaşım yöntemlerini kullanmaya başladım. Monorail çalışmadığı için raylar üzerinde yürümekten başka bir teknolojik çözüm bulamadım. Yürü yürü de bir yere kadar. Soğuk havalarda ve yağmurda hiç çekilmiyor. Çözüm tabii ki otostop oldu çıktı. Kampüsü olmayan bir üniversitede okuduğum için otostop kültürüne pek bir yakınlığım yoktu. Ancak bir süre otostopçuları izledikten sonra ve kendim de otostop çekmeye başladıktan sonra kendimi biraz bilgilendirici bir yazı yazabilecek seviyede hissettim. Şimdilik sadece ODTÜ sınırları içerisinde otostop çekmiş olsam da gelecekte daha farklı konumlarda çekeceğim otostoplarla otostopçuluğum pekişecektir. Şimdi ise kısa kısa otostopçular için öneriler, tavsiyeler vereyim. Tekrar ediyorum, bu yöntemler ODTÜ’de görülüp denenmiştir. Başka yerlerde aynı geçerlilikte olacağını zannetmiyorum.
Otostop çekmek için baş parmağınızı yukarı kaldırıp kolunuzu yola doğru uzatmanız yeterlidir. Ancak bu mesaj ODTÜ içerisinde dışarıya gitmek için (genellikle Kızılay veya Bahçeli) otostop çekiyorum anlamına gelir. ODTÜ içerisinde bir yere gitmek isteniliyorsa baş parmak aşağıya bakıyor olmalıdır.- Otostopçu gitmek istediği konuma nasıl gidildiğini bilmelidir. Bazen sadece yol bulmak için otostopçu alan şöförler olabilir. Tabii ki kaybolduğu için otostop çekenlere rastlamak da mümkündür ama otostopçunun yolunu bileni mübahtır.
- 5 dakikadan uzun süren bir mesafede otostopçu kendisini alanla iletişim kurmalıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta konuşmayı otostopçunun değil şöförün başlatmasıdır. Otostopçu ancak “serbest”, “yandı” gibi ünlemler kullanmalıdır.
- Otomobilde şöförün istediği konuşulur, istediği dinlenir. Radyoyu değiştirmesi için veya başka bir müzik açması için öneri yapmanız otostopçu almayan bir şöför daha yaratmanız anlamına gelir.
- Otostopçu kendisini alana karşı saygılı olmalıdır. Eğer kendisinden büyükse veya bayansa “siz”, kendi yaş grubunda ise “hocam” ile seslenmelidir.
- Otostopçu almak amacıyla duran aracın şöförüne bir an önce nereye gittiği sorulmalıdır böylece gereksiz bekleme süresı kısaltılmış olur.
- Grup olarak otostop çekmek tek başınıza otostop çekmekten daha zordur. Bir grup için ideal sayı üçtür. Üçten fazla kişi araçların durmamasına, dursa bile herkesi alamamasına neden olabilir.
- İstatistiksel olarak bir kız otostop çektiği zaman daha çok otomobil durduğu kanıtlanmıştır. Buna göre yanınızda birini bulundurmanız gitmek istediğiniz yere erken ulaşmanızı sağlayacaktır.
- Bir araca grup olarak binilmişse otostopçuların kendi aralarında konuşması hoş karşılanmaz. Konuşulabilir ancak kısık ses ve yerinde sohbet aşılmamalıdır.
- Varılmak istenen noktaya yaklaşıldığında kibar bir şekilde inilmek istediği belirtilmelidir. Eski türkçe kelimeler kullanılması faydalıdır. Örn. müsait, elverişli, latifçe…
- Yolculuk sona erdiğinde teşekkür etmek ve günün saatine göre vedalaşmak gelecek otostopçular için yollar yaratır. Otostopçuyu koruyalım, korumayanları uyaralım.
- Son olarak bir otostopçu, otostopçuluk günlerini geride bıraktığında otostopçu almalıdır. Eğer almıyorsa kendisi haramzadedir.
Star Wars filmlerini izlemeden önce Ankara’ya bir seyahatimde (Ankara’da yaşamıyordum o zaman) Dost kitap evinden Star Wars kitaplarını almıştım. Alma planlarım var mıydı hatırlamıyorum. Orijinal üçlemenin (4-5-6) Lucas tarafından yazılmaya başlanıp sonra başkaları tarafından devam ettirilen resmi serisiydi bu kitaplar. Tekrar basılıyor mu bilmiyorum ama yeni basılan Star Wars kitaplarının arasında ilk üç filmi anlatan herhangi bir kitap yok. Filmlerden önce bu kitapları okumuştum ve ilk filmi izlediğimde Ben Kenobi ile Darth Vader’ın düellosunun sonucunu bildiğim halde heyecanla seyretmiştim. Bugün bu heyecanı bana yaşatabilen pek fazla film veya dizi yok. İşte bu yüzden sıkı bir Star Wars hayranıyım. Öyle olmaya da devam edeceğim, o heyecan kalmadı belki ama yine de o evrenin varlığını bilmek bile bana huzur veriyor.
Bu kitapların en belirgin özellikleri belki de kapaktaki Darth Vader kabartmasıdır. Üç kitap da sadece tek renktir ve hepsinde aynı kabartma vardır. İlk kitap bizzat George Lucas tarafından yazılmış, diğer iki kitap ise Donald F. Glut ve James Kahn tarafından yazılmıştır. Bu kitapların yanısıra Dost Kitabevi Yayınları, Phantom Menace’ın (Gizli Tehlike) kitabını da yayınlamıştır ancak o kitabı bu seriden ayrı tutmak gerekiyor. Ben bu kitapları sanırım 2004 yılında aldım (yanılıyor olabilirim). Bazılarını hala raflarda görebiliyorum ancak hepsini birden bulmanın kolay olup olmayacağından emin değilim. Bu kitapların Star Wars seven herkesin kütüphanesinde olması gerektiğini de düşünüyorum. Mümkünse seriyi tamamlayın.
İthaki Yayınlarından çıkan üç kitaplık bir seri. Han Solo’nun filmlerden önceki kaçakçılık hayatını anlatıyor. Üçü de Biran Daley (Star Wars radyo dizilerinin yapımcısı) tarafından yazılan bu seri ekstra olarak okunabilecek bir seri. Olayların gelişimini etkilemediği gibi sadece Han Solo etrafında dönerek (onun arkasından adlandırıldığı için bu konuda birşey söylemek pek doğru olmaz belki) biraz sınırlı kalıyor. Seri, Han Solo Yıldızın Ucu’nda, Han Solo’nun İntikamı ve Han Solo ve Kayıp Miras isimli kitaplardan oluşuyor. Ben sadece ilk kitabı okudum ama diğerlerini de satın almıştım. Pek tatmin olduğumu söyleyemem ama yine de ortalama bir seviyede. Zaten Han Solo’yu çok sevmem.
İtiraf ediyorum bu ürüne ön yargılı yaklaştım. Hatta tanıtım süresince de öyleydim. Hala biraz var ama fiyatıyla beni cezbetmeyi başardı. Kısa bir teknoloji yazısı yazacağım, yazıldığı esnada sıcak bir haber olup uzunca bir süre sıkça duyacaksınız.
İlk önce bu filmin 60larda çekilen orijinal ilk filmin 2001 yeniden çekimi olduğunu söylemekle başlayayım. Orijinal seri çok daha eski ve çok daha uzun. Açıkçası seri hakkında pek işe yarar bir bilgiye sahip değildim. Beklentisiz olarak filmi izledim diyebilirim. Filmin konusunun çok iyi olması nedeniyle orijinal filmin bir kült haline gelmesi de oldukça anlaşılabilir. Tabii orijinal seri ile yeniden yapım arasında farklar var. Film zevkini kaçırmak için burada pek bahsetmiyorum ancak bu değişiklikler uzunca bir seriyi tek filme uyarlamak için gerekli şeyler. Senaryodaki bazı açıklıklar ve saçmalıklar böylece kapatılmış. Aslında filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Her ne kadar Mark Wahlberg’ü ne zaman görsem SNL skeci aklıma gelse de (“say hi to your mother for me”) filmde pek sırıtmamış. Maymunların makyajlarının yer yer çok kötü olduğunu söylemem de gerekiyor. Baş rollerden birinde olan maymun aynı Michael Jackson (ölünün arkasından konuşulmaz değil mi). Filmi Tim Burton’ın yönetmesi filmin başında beni biraz endişelendirdi. Daha gotik etkiler bekliyordum. Tim Burton etkisi müziklerde bir saçmalıkla ve filmde karısını oynatmasıyla sınırlı kalmış. Tim Burton iyi bir yönetmen ama saçmaladı mı iyi saçmalıyor. Kısacası başarılı bir serinin uyarlaması bence başarılı olmuş. Orijinalleri izlemediğim için (izlemeyi de düşünmüyorum açıkçası) karşılaştırmam imkansız ama yaklaşık bir fikrim var. Ben beğendim, iyi bir aksiyon etkili bilim kurgu olmuş. İzlenebilirliği yüksek. (Not. ama gerçekten o maymun MJ’e benziyor).
Bu aralar ortalıkta çok fazla George Clooney filmi var. Neyse ki çoğu iyi filmler de boşu boşuna izlemiyoruz. Fantastic Mr. Fox 1970’de yayınlanmış bir çocuk kitabı. Bu film de o kitaptan uyarlama. Ancak sıkça görüldüğü gibi konuda bazı farklılıklar var(mış). Fantastic Mr. Fox stop-motion yöntemiyle çekilmiş bir animasyon filmi. Filmin seslendirmesini yapanlar oldukça ünlü kişiler: George Clooney, Meryl Streep, Bill Murray, Owen Wilson, Willem Dafoe… Film genel olarak animasyonlarda olduğu gibi sadece çocuklara hitap etmiyor. Oldukça keyifli bir film olmuş. Açıkçası filmi kötüleyecek herhangi bir nokta da bulamıyorum. Eğer animasyon seviyorsanız bu filmi kaçırmayın. Bu filmi sadece animasyon sevmiyorsanız izlemeyin derim. Oldukça keyifli bir film, zaman geçirmek için ideal. Açık açık tavsiye ediyorum.
Bazen Amerika’da olan olayları anlayamayabiliyoruz. Gündemlerini tam takip etmediğimiz için, yasalarını tam bilmediğimiz için hatta bazen dil sorunları yüzünden bu tür olaylar olabiliyor. The Informant! bir kara mizah filmi. 90’lı yıllarda Amerika’da yaşanmış gerçek bir dolandırıcılık hikayesini anlatıyor. Amerika’da eminim oldukça geniş bir kitlenin bildiği (ve hatta yakından takip ettiği) bu olay açıkçası beni hiç ilgilendirmiyor. Amerika’nın iç işleri pek umrumda değil. Senaryo olarak beğenmedim demek isterdim ama benim ilgi alanım dışında olduğu için birşey söylemek doğru olmayacaktır. 1990’lardan 2000’lere kadar olan dönem içerisinde geçişler güzel yapılmış. Kullanılan otomobiller, teknoloji üzerine gerçekten özenilmiş. Matt Damon’ın bu filmde oynamak için 10 kilodan fazla kilo almış. Filmde zaten belli oluyor. Ancak Matt Damon’ın sakalsız ve bıyıksız hali hala genç gözüktüğü için bu film için pek uygun olmadığını düşünüyorum. Filmden genel olarak memnun kalmadım ama bu benden kaynaklanıyor. Filmin konusuyla ilgili özel bir ilginiz yoksa uzak durmanızı tavsiye ederim.
Bu filmi sinemada izleme planlarım vardı. Zaten bu hafta vizyona girdi. Fakat elime oldukça kaliteli bir sürümü ulaşınca dayanamayıp izledim. Açıkçası biraz beklentilerimin altında kaldığını ifade etmeliyim. Tabii bu benden kaynaklı bir şey. Sıradan bir izleyici gibi izleseydim daha çok beğenebilirdim ama benim sıkılmadan arka arkaya CSI bölümleri izlemem, kriminal gizemlere karşı olan şaşkınlığımı azalttı. Filmde olaylar klasik bir katil kim, onu bunu kim öldürdü tarzında gelişmiyor. Beklenmeyecek derecede fazla aksiyon sahnesi var. Filmin en beğendiğim yanı karakterlerin ele alınışıydı. Sherlock Holmes klasik çizgisinden çıkarılmış, Watson yardımcılıktan öte bir noktaya alınmış ve daha akıllı hale getirilmiş. Bu ögeler filmi biraz izlenebilir kılıyor. Film doğal olarak İngiltere’de geçiyor ancak ya ben de bir sorun var ya da film boyunca İngiliz İngilizcesini bir türlü beceremediler. Zaten Amerikalılar bu işte hiç iyi değiller. Kısacası izlenebilecek bir film. Sinemaya gidecekseniz diğer alternatiflerin önüne geçecektir. Polisiye ve aksiyon türlerini seviyorsanız bir göz atın derim.
Arada bir klasik film izlemeye de devam ediyorum. Aslında klasik filmler ile klasik romanlar birbirlerine çok benziyorlar. Şahsen klasik romanları sevmediğim için klasik filmlerden de pek haz etmemem lazım. Zaten (sanırım) kolay beğenen bir insan olmadığımdan çoğu filmi de beğenmiyorum. Platoon’a dönecek olursam, bu yazıyı filmi izledikten bir hafta sonra yazıyorum o yüzden film hakkındaki görüşlerim izledikten hemen sonra olduğu kadar net değil. Ancak yine de izlenmeye değer bir film olduğunu söyleyebilirim. Oliver Stone filmlerini pek beğenmiyorum sanırım (The Doors’u sevmiştim ama onu da tekrar izlemek lazım). Oliver Stone kesinlikle uyuşturucu kullanıyor bu filmle birlikte bunu anladım. Adamın her filminde uyuşturucu referansı var çünkü. Tabii bu filmde olması biraz da doğal çünkü geçtiği zaman dilimi itibariyle toplum tarafından normal karşılanılan hareketler bunlar. Vietnam savaşına psikoloji ağırlıklı yaklaşan bir film. Tabii Full Metal Jacket kadar başarılı olması imkansız. Filmdeki aksiyon sahneleri de oldukça başarısız. Nerede neyin olup bittiği anlaşılmıyor. Belki bu amaçlanmış olabilir. Oyunculuklar oldukça iyi. Zaten filmde pek çok tanıdık yüzü görmek mümkün. Charlie Sheen’i masumane olarak görmeye alışkın değilmişim. Filmin soundtracki de ayrı bir klasik. Müziği duyunca çok fazla kişi tanıyacaktır. Kısacası izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Çok fazla başarılı değil ama yine de izlemiş olmakta fayda var.
Geriden gelmeye devam ediyorum. Bu film neredeyse 2 yıldır elimin altında ancak izlemem o kadar uzun zaman sürdü ki (buradan bana ödünç dvd vermemeniz gerektiğini çıkartabilirsiniz). Javier Bardem’in bu filmdeki haline bir antipati duyduğumdan da kaynaklanıyor olabilir. Film bir çöl filmi. Hatta filmin soundtracki yok. Çöl etkisi gibi bir sonuç çıkartabiliriz bu durumdan. Bu filme en iyi film oscarı vermek çok saçma bir hareket olmuş. Ayrıca Javier Bardem’dense Tommy Lee Jones oscarı daha çok haketmiş. Filmin satır aralarında bir şeyler olabilir ancak ben pek göremedim. Belki de yaşla ilgili bir şeydir (boşuna No Country For Old Men dememişler). Kısacası bu filmi izlememeniz size bir şey kaybettirmez belki 2 saat bile kazandırabilir. Ben beğenmedim ve beğenilmesini de şimdilik hoş karşılamıyorum. Bal 1 sene önce falan o gaz basınçlı silahı sormuştu. Adam filmde hava basıncıyla ucundan sivri bir şey çıktığını söylüyor, mezbahalarda hayvanları hızlıca öldürmek için kullanılıyormuş.